Yaşarken pek az idrak ettiğimiz halde pek çok seviniriz. Sevinçten biraz genişçe bahsetmemin sebebi, onun hata yapmaya elverişli oluşundadır. Halini müdrik insan hata yapmaz.
Bir balığın çıplak olduğunu kimse düşünmez. Zaten balıkların güneşlendiği ya da banyo yaptığı da görülmemiştir. Balığın zayıf bedeni su içinde bize kavi gelir ama. Su ise nedir?
Şiirin imkânları aynı zamanda onun zorunluluklarıdır da. İmkân, çünkü insanoğluna zenginlik kazandırıyor her gerçek şey. Zorunluluk, çünkü şiirde bu zenginliği bulmadığımız zaman damağımıza kötü bir tat dokunmuş olur, yoksullaşırız.
Bakkallar kapanır kapanmaz çocuklar acıkır Çünkü kar sesinden gürdür sesi kepengin Gazeteye sarılan ekmekler ağlar Hiç açılmaz bir de memurun şemsiyesi Her gece bir kedi cinnet getirir Devirdiği bir tek kiremitten biliriz bunu da ...
Söylemek için anlamak, anlaşılmak için bizi anlayacak olanı buna hazırlamak zorunda hissediyoruz kendimizi. Uzun bir süre daha, hep ilk defa başlıyor gibi başlayacağız.
Klasik/modern ayrımı yapayım derken ahlak müderrisi kesilenlere klasiğin içinde tomurcuklanan moderni, modernin içinde mevcut bulunan klasiği hissettirme kavgası. Dünle bugünün kavgası değil. Bugünle yarının kavgası değil. Bugünküler arasında bir kavga. Zira kadavralarla ceninler kavga etmezler.
İyilik dileriz ve orada iyilik vardır, oysa iyiliğin yolu üzerinde tuzaklar mevcuttur. Her tuzak bir misaldir. Sanki insana şu söylenir gibidir: Hâlâ kötü olma fırsatın var. İnsan iyiliğin zamanı olmadığını bilmeli.
Bir eleştiri kitabı hakkında bir şeyler yazmak konu şiir ve şair olunca daha da zor oluyor. Hele de bu kitap “Dünyaya Saldıran Şair” olunca..
Bir tavsiye ile tanıştığım bu kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm Poemıca. Şair “Şiir Hakkında Söylenecek Sözlerin İlki” başlığı altında okurların çoğuyla aynı dili konuşmadığını baştan söylüyor. Ayrıca şiir hakkında bir cümle kurmaya başlayınca şiirin o alanı terk ettiğini ve bunu şiir hakkında cümleler kurmaya alışkın kişilerin bile fark edemeyeceğini ekliyor. Şiire meraklı olduğum için özellikle “şiir hakkında bir cümle kurmaya başlayınca şiirin o alanı terk ettiği” söylemini sevdim. Belki de şiir bir duygudur; özlem, nefret ya da aşk gibi. Onları tanımlamak için kullanılan hiçbir kelime onların gerçek karşılığı değildi, yani şiir gibi. Sanırım artık şiirin ne olduğu sorusuna, kendimce cevap verebilirim.
“Her kelime zihnimizden ona dair bir hareket başlatmasını bekler.” (s.29) Kitap tam da böyle bir etki bırakıyor, okudukça düşündüren ve altını çizeceğiniz bir çok cümle var. Bunun yanı sıra şairin öncüsü olduğu neo-epik şiir kavramı ile tanışıyoruz. Bu kavramı ve şairin şiir görüşünü daha iyi anlayabilmek için “Neo Epik Şiir” adlı kitabı okunacaklar listemde.
İkinci bölüm Lonca, bazı İkinci Yeni şairlerinden: İsmet Özel, Turgut Uyar, Edip Cansever ve Sezai Karakoç ile başlıyor. Şairlerin şiirleri üzerinden eleştiri ve açıklamalarla devam ediyor. Şairlere ayrı başlıklar oluşturulmuş ama Ahmet Muhip Dıranas, Cemal Süreya ve Cahit Zarifoğlu’nun aynı temaya yazılmış üç şiiri bir başlık altında ayrıca incelenmiş. Ardından İlhan Berk, Behçet Necatigil, Süleyman Çobanoğlu, Murat Menteş, Hakan Şarkdemir ve Levent Sunal başlığı ile sona eriyor. Bu bölüm de ilk bölüm gibi okuması hoş ve zevkli. Yirmi sekiz yaşında olan bu kitapta Dylan Thomas, T.S. Eliot (şairin adı sıklıkla geçiyor), Percy Bysshe Shelley gibi birçok önemli isimlerden de bahsedilmiş, okura dünyaya açılan bir kapı aralanmış.