Çıkarsız paylaşılan saf mutluluk o kadar eşsiz ve nadir bir güzelliktir ki, onun bu yüzden dünyada daima en çok kıskanılan ve satın alnamayacak tek mutluluk olduğu söylenir.
Dünyanın herhangi bir yerinde ve herhangi bir yüzyılında yirmi beş yıl kadar yaşamış biri,cehennemin bu dünyada olduğunu artık öğrenmiş,insanlık tarihi boyuca insanın en büyük düşmanının yalnızca insan olduğunu da çoktan fark etmiş olmalıdır.
İnsanların birbirlerini kolayca ve çabucak yargıladığı, kimsenin kimseye ayıracak vaktinin olmadığı, gözlerin sadece bayram etmek için baktığı, dünyanın bir 'körler ülkesi’ne dönüştüğü, acının ve sevginin pazarlandığı zamanlarda yaşadığını fark etmek, hangi yaşta olursa olsun, yaşlanmaya başlamaktır.
Bazı kitaplar vardır, size sadece bir hikaye anlatmaz,sanki iç sesinizle konuşur, sizi sizle yüzleştirir. İstanbullu da benim için öyle bir kitap. Buket Uzuner’in kaleminden dökülen her cümle, İstanbul’un kalabalığında kaybolmuş hislerime dokundu. Özellikle büyük şehirlerde büyümüş yada bir şekilde o şehrin yükünü omuzlarında taşıyan biriyseniz, bu roman sizi çok tanıdık bir yerden yakalıyor.
Ana karakterin İstanbulla olan bağı, zamanla kendi hayatımla kurduğum ilişkiyi sorgulamama neden oldu. Çünkü bazen yaşadığımız şehirle ilişki kurarız, severiz, kırılırız, kaçmak isteriz ama bir türlü kopamayız. Kitaptaki kadın karakterin geçmişiyle, ailesiyle ve kendi iç sesiyle hesaplaşması o kadar sahiciydi ki..
Buket Uzuner’in dili her zamanki gibi sade ama derin. Abartıya kaçmadan, İstanbul’un o hüzünlü güzelliğini, geçmişin izlerini ve kadın olmanın yorgunluğunu öyle güzel anlatıyor ki, kitabı bitirdiğimde sadece bir hikaye değil, bir his bırakmıştı bende. Birkaç gün boyunca zihnimde hep o cümleler dolandı “İstanbul insanı unutur ama affetmez.”
Bu kitabı okurken İstanbul’u bir şehir değil, bir karakter gibi gördüm. Kimi zaman sıcak, kimi zaman hoyrat, ama hep gerçek.