Evet, öyle anlar vardır ki herbirimizde kırılganlığın mevcudiyeti ya da hiç olmazsa kırılganlık algısı keskinleşir ya da çoraklaşır; ama her halükarda, kendimizi içimizdeki ve de başkalarının içindeki kırılganlığı tanıma konusunda eğitmeliyiz: Bu, herkesin çağrılı olduğu ahlaki bir görevdir. Sadece gündelik karşılaşmalarımızda değil, özellikle de kırılganlık, güvensizlik, zayıflık ve kalbin Agustinusçu anlamdaki huzursuzluğu tarafından yutulmuş hastalarla olan karşılaşmalarımızda da, sessizlik içinde diyalog kurmanın gizemli anlamına kulak vermeli ve onu yorumlayabilmeliyiz; bunu, karşımızdaki kişinin ne ve nasıl hissettiğini, ne gibi umutları ve huzursuzlukları olduğunu, hayatının ufuklarına inen gölgelerin neler olduğunu sezmek için yapmalıyız.
Evet, öyle anlar vardır ki herbirimizde kırılganlığın mevcudiyeti ya da hiç olmazsa kırılganlık algısı keskinleşir ya da çoraklaşır; ama her halükarda, kendimizi içimizdeki ve de başkalarının içindeki kırılganlığı tanıma konusunda eğitmeliyiz: Bu, herkesin çağrılı olduğu ahlaki bir görevdir. Sadece gündelik karşılaşmalarımızda değil, özellikle de kırılganlık, güvensizlik, zayıflık ve kalbin Agustinusçu anlamdaki huzursuzluğu tarafından yutulmuş hastalarla olan karşılaşmalarımızda da, sessizlik içinde diyalog kurmanın gizemli anlamına kulak vermeli ve onu yorumlayabilmeliyiz; bunu, karşımızdaki kişinin ne ve nasıl hissettiğini, ne gibi umutları ve huzursuzlukları olduğunu, hayatının ufuklarına inen gölgelerin neler olduğunu sezmek için yapmalıyız.
Musa-Hızır Kıssası şahittir. Rüşd yolculuğu, altında Şehrin İki Yetiminin hazinesinin gizlendiği esrarengiz bir duvarın önünde biter. O hazineyi çıkarabilmek kişinin cehdi, niyazı ve ille de nasibincedir. Bahsedilen nasibin en önemli vesilesi ise "Meveddete fi'l-kurba" istikametince yaşayabilmektir
Kapatıyorsan kapat şu dükkanı. Maalesef. Tabela bir yerden sonra haber veren bir şey olmaktan çıkış dükkânın ismi haline geliyor. Kapanmak üzere olan bir dükkân değil, kapatıyoruz dükkânı.
Bizim nesil dış dünyayı sinema perdelerinden tanımıştır: Aya ilk insanın ayak basışını, 1966 Dünya Futbol Kupası finallerini ve "Batı dedikleri"ni sinemayla öğrendik. Avrupa'da ortaçağın ne demek olduğunu, uzak denizlerin ve diyarların fethini, papalarla kralların çatışmasını, engizisyonu ve tabiî Amerikan tarihinin ana hatlarını böylece hıfzettik. Bu tedrisat esnasında yanlış şeyler öğrendiğimiz olmuyor değildi: Zencilerin yamyamlığını, beyaz adamın medeniliğini, Kızılderililerin vahşetini, Çinlilerin sinsi kalleşliğini bize sinema öğretmiştir (!). Meselâ Alamo kalesine saldıran Meksikalıların neden alçak olduklarını hâlâ bilemem.
Sinema yönetimi ile seyirciler arasında çoğunlukla nahoş, ama nadiren de hoş vakalar cereyan ederdi. Herhalde Tan sinemasında olsa gerek, filmin tam orta yerinde şöyle bir anons yapıldığını duymuştuk: - Ulan sayın seyirciler! Balkondan cigara içüp kesmüklerini aşşağa atıyorsunuz. Altta oturan beylerin değirmi tengürşenklerine düşüp yakıyor. Eşşekliğin lüzumu yoktur. Teşekkür ederiz!..
"Ben Sivas’ı seviyorum" derken uzun uzun düşündüm: "Beni buraya bağlayan alışkanlıklarım mıdır, yoksa başka birşey mi?" diye. Kararımı burada değil, başka yerlerde verdim; güzel şehirlerde; iklimiyle, tabiatıyla, güzellikleriyle insanı sarıp sarmalayan, Sivas’tan daha güzel, daha gelişmiş yerlerde de düşündüm Sivas’ı. Sonuç hep aynıydı; Sivas’a dönmek gibisi yoktu ve şair yine onikiden vurmuştu.