Kırk iki köprüden geçtim bugüne dek, ne altında bir ince su, ne üstünde gökkuşağı. Soluğum yalnızlık, gövdem küf kokuyordu. Sonra esirgediklerine bir özür, bir bağış gibi dünya seni kattı ömrüme. Yalnız gözleri değil, hücreleri görmeye başlayan bir körün sevinciydi yaşadığım. …ağzın bulutların ülkesiydi. Gövdene bakıp bakıp ‘iyilik bu’ diyordum. Yitiklerimin de kazançlarımın da adı oldun bir gülüşlük vakitte.
Büyüklerimiz derdi ki: “Bir kitap okudunuz ve aklınızda sadece iki cümle kaldı. Zaten maksat oydu.” O kitabın okunmasındaki maksat, o iki cümlenin akılda kalmasıdır.
Cenâb-ı Allah ile olan ilişkimizde haddi aştığımız zaman Allah’ın (c.c.) feyzi ve bereketi kesiliyor üzerimizden. Biz bunu fark etmiyoruz. İşlerimiz rast gitmiyor diyoruz. İşte o feyiz ve bereketin kesilmesinden başka bir şey değil.
Dostum İbrahim “Dünyanın en güzel gülü henüz açmadı!” dediğinde ben onun bir gülistanda açacağını sanmıştım. Meğer o dikenler, diken yaraları, gözyaşları ve kan damlaları arasında açacakmış. Bir gül bu kadar mı zahmetli büyürdü? Bir gülün etrafında bu kadar mı diken çok olurdu?
Beyniniz neredeyse bedeniniz de oradadır. Ruhunuzun dünyaya çiçeklerle dolu bir vadiden bakmasını tercih edin. Hırs ve kötülüklerle dolu bir uçurumun kenarından değil.
Diyorum ki kendime, birazdan eriyecek buzullar. Bütün nehirler taşacak, volkanik dağlar patlayacak, cümle akrep kendini sokacak, turnalar kanatlarını yolacak. Dünya duracak birazdan. Bir çocuk ölünce çünkü, dünya durmalı.
Babası bu defa gözlerinin ta içine bakacak kızının. ‘Sana baba nasihati,’ diye cevap verecek. ‘Kimseden sevgi dilenme. Dilencilere kıymetli bir şeyini vermez hiç kimse.’
Anlatmakta en az işe yarayan vasıta, kelimeler. İçleri mi boşaldı, hor mu kullandım, yoksa sadece yaşlandım mı, emin değilim. Susmanın bir ifade biçimi olduğunu savunmuyorum. Ben sadece anlatmayı denemekten vazgeçtim.
Benim kendime karşı duyduğum suçluluk, benim başkalarına karşı duyduğum suçluluk, benim durup dinlenmeksizin, mütemadiyen duyduğum suçluluk… Ve ruh yaşım, kemik yaşımın önüne geçti böylece.
İnsan sadece sigara, tiner yahut hap tiryakisi olmuyor ki. Mutsuzluk da bir iptila, yalnızlıktan geberecek gibi hissetmek ya da suçluluk da. Hangimizin ruhunun neye yapışıp çürüyeceğini kim bilebilir?
İşte böyle dönüp taşıdığımız yüklere alıcı gözüyle bakınca, bunların içinden insanlığa hayrı dokunmayacak olanları hemen oracıkta bırakmalıyız Hasanım Ali, boş yere hamallığını yapmamalıyız.
Toprakları eğitimle gübrelenmemiş bir kalpten önyargıları söküp atmak, herkes bilir, çok zordur; orada taşlar arasındaki yabani otlar kadar sağlam büyürler.
İşte insan doğasının kusuru -en parlak yıldızların üzerinde bile lekeler vardır; Miss Scatherd’ınki gibi gözler ise sadece bu küçücük lekeleri görür ama yerküreyi kaplayan parlaklığa karşı kördür.
Sözler değil, davranışlar kuralları belirler. … Sözlerimizle davranışlarımız birbirini tutarsa çocuklar sözlerimizi ciddiye alır ve kuralı anlarlar. Sözlerimizle davranışlarımız birbirini tutmazsa çocuklar dediklerimizi duymazdan gelir ve bildiklerini okurlar.
Hayatta ne kadar dürüst olursan ol, insanların ancak kendi gerçekliklerine en yakın olan şeyleri görebildiğini Nora artık anlamıştı. Thoreau'nun dediği gibi: "Neye baktığın değil, ne gördüğün önemlidir.”
İnsan en nihayetinde sınırları olan, her şeyi genelleyen, otomatik pilotta yaşayan, zihnindeki dolambaçlı yolları düzleştiren bir yaratıktı ve tabii ki bu yüzden sürekli kaybolup duruyordu.
“Benim en sevdiğim taş, kaledir,” dedi sonra. “Ona dikkat etmen gerektiğini düşünmezsin. Dürüst bir taştır. Gözünü vezirin, atın, filin üstünde tutarsın çünkü onlar içten pazarlıklıdır. Ama çoğu zaman kaleye yenilirsin. Dürüstlük her zaman bizim zannettiğimiz gibi bir şey değildir.”
… öyle mutlu görünüyorlar ki onlara değil, bu işi onlar gibi yapamadığınız için kendinize kızgınsınız. Oldu mu hiç? Yoksa bu labirentte kalan bir tek ben miyim?