"DENİZE DOĞAN GÜNEŞ" (Aşk romanı)
Yazar: ELŞEN İSMAİL *** *** *** "Yine hayallere mi daldın, Deniz?" diye sordu babası masasının arkasına geçerek. Sesi kuru ve duygusuzdu. "Bugün Melis’le görüşmelisin. Babasıyla büyük bir anlaşma im...
9. Bölüm

BÖLÜM 9: MASKENİN DÜŞÜŞÜ VE FIRTINANIN İLK ÇIĞLIĞI

5 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Deniz sahilindeki o küçük baraka, şafak vaktinin ilk ışıklarıyla birlikte adeta bir masal evine dönüşmüştü. Sabahın tam yedisiydi; güneş, deniz ufkundan ağır ağır yükselirken, ışıkları dalgaların üzerinde altın bir yol çiziyordu. İçeride, ahşap duvarların arasına sinmiş eski deniz tuzu kokusuna, taze demlenmiş bir kahve ve yağlı boyanın o keskin ama ilham verici kokusu karışmıştı. Deniz, şövalesinin başında, "Hazin Melodiler" adını verdiği o büyük eserine son fırça darbelerini vuruyordu. Bu tablo, sadece bir resim değil; babasının holdingindeki o "küflenmiş" kaftandan, Serhat’ın boğucu gölgesinden ve şehrin kirli ihalelerinden kaçışın bir manifestosuydu.
Güneş, hemen yanındaki eski piyanoda, rüzgârın sesine eşlik eden hüzünlü bir melodi çalıyordu. Parmakları tuşların üzerinde bir martının kanat çırpışı kadar hafif ama bir o kadar da kederliydi. "Deniz," dedi Güneş, müziği bir anlığına keserek. "Burada, bu barakada her şey o kadar saf ki... Bazen dışarıdaki o zalim dünyanın bizi bulmasından ölesiye korkuyorum."
Deniz, fırçasını bırakıp sevdiğine döndü. Gözlerindeki o iki çift kahve rengi ışık, kütüphanede ilk çarpıştıkları günkü kadar parlaktı. "Korkma Güneş. Biz o dünyadan sadece bedenimizi değil, ruhumuzu da kopardık. Timur amca dışarıda, deniz bizimle... Ve o Komiser... Devran... Bizi koruyacağına söz verdi."
--------------------------------------------------------------------------------
Ancak İstanbul’un karanlık dehlizlerinde, "Devran" isminin etrafındaki çember daralıyordu. Şehrin en lüks, ama ruhu en kirli ofislerinden birinde, Mithat ve Serhat yüz yüze oturmuşlardı. Masanın üzerinde, gizli bir dedektiflik bürosundan gelen kalın bir dosya duruyordu.
"Bir şeyler yanlış gidiyordu, Mithat Bey," dedi Serhat, sesi bir yılanın tıslaması kadar soğuktu. "Bir polis komiseri, neden bir ihale dosyası için hayatını ortaya koysun? Neden sokak serserileriyle bu kadar içli dışlı olsun? Araştırdım. Gerçek Devran Akyürek’in dosyasını derinlemesine kazıdım."
Mithat, elindeki puroyu kül tablasına sertçe bastırdı. "Ne buldun Serhat? Çabuk söyle, o çocuk (Deniz) ve o kız (Güneş) her geçen dakika benden daha da uzaklaşıyor."
Serhat, dosyadan bir fotoğraf çıkardı. Bu, yıllar önce bir operasyonda çekilmiş, üzerinde askeri üniforma olan bir adamın fotoğrafıydı. "Karşımızdaki adam Başkomiser Devran değil. Gerçek Devran Akyürek, o ihale gecesi bizim çocuklar tarafından 'halledilen' polisti. Bu adam... Bu adam İlhan Baybarsoğlu. Eski bir özel harekâtçı, şimdilerde ise ölen arkadaşının intikamı için yanıp tutuşan bir özel dedektif!"
Mithat’ın gözleri fal taşı gibi açıldı. "Bir dedektif mi? Yani emniyetin içinde bir hayaletle mi savaşıyoruz?"
"Dahası var," diye devam etti Serhat, yüzünde sadist bir gülümsemeyle. "Ahmet ve Behram’ın neden çocukların peşine düşemediğini şimdi anlıyoruz. İlhan onları bir gölge gibi izliyor, her adımlarını polise sızdırıyor gibi yapıp aslında kendi intikam sahnesini kuruyor. Ama bir hata yaptı... Aylin’e olan zaafı."
--------------------------------------------------------------------------------

O sırada İlhan Baybarsoğlu – yani Devran, emniyetin arka sokağındaki eski bir çay ocağında Aylin ile buluşmuştu. İlhan’ın üzerinde her zamanki deri ceketi vardı ama omuzlarındaki yük artık taşınamaz bir hal almıştı.
"Her şey çok yakında bitecek Aylin," dedi İlhan, kadının titreyen ellerini tutarak. "Deniz ve Güneş güvende. Her şeyi kontrolüm altında tutuyorum."
Aylin, İlhan’ın gözlerindeki o derin uçuruma baktı. "Senin için korkuyorum. Sen sadece bir polis gibi davranmıyorsun İlhan. Sanki... Sanki kendi hayatını bu yolda harcamaya çoktan razı gibisin."
İlhan acı bir tebessümle cevap verdi: "Zalim hayat bazen bize seçme şansı bırakmaz, Aylin. Arkadaşım Devran öldüğünde, ben de onunla öldüm. Şimdi sadece adaletin soğuk yüzüyüm. Mithat ve Serhat, o ihale dosyalarında sadece para değil, masumların kanını da saklıyorlar. Ve o kanın hesabı sorulacak."
Tam o sırada İlhan’ın telefonu acı bir sesle titredi. Mesaj Ahmet’tendi: "Komiser kılıklı dedektif bozuntusu... İlhan Baybarsoğlu... Arkadaşının yanına gitme vaktin geldi. Aylin elimizde değil ama senin kim olduğunu artık biliyoruz. Güneş ve Deniz'in barakasını bulmamız da an meselesi."
İlhan’ın kanı dondu. Maskesi düşmüştü. Artık bir "Başkomiser" koruması altında değildi. Şimdi, tek başına, vahşi bir ormanda yaralı bir kurt gibiydi.
--------------------------------------------------------------------------------
Şehrin öteki yüzünde, Ahmet ve Behram bir gece kafesinin dumanlı ışıkları altında silahlarını kontrol ediyorlardı. Ahmet’in gözlerinde cinnetin kıvılcımları çakıyordu.
"Gördün mü Behram?" dedi Ahmet, ucuz ve paslı silahını beline yerleştirirken. "Bize polislik taslayan herif bir dedektifmiş. Serhat Bey emri verdi. Artık önümüzde bir engel yok. O deniz sahilini, o barakayı bulacağız. Güneş benim helalim, Deniz ise o toprağın altına girecek olan bedeldir."
Behram, korkuyla karışık bir hayranlıkla Ahmet’e baktı. "Peki ya o İlhan? Ya peşimize düşerse?"
"O artık bir ölüdür Behram! Serhat’ın adamları şu an emniyetin önünde onu bekliyor. Biz ise güneye, güneşin deniz üzerine doğduğu o yere gidiyoruz. 'Hazin melodiler' kanla çalınacak!"
--------------------------------------------------------------------------------

Barakada ise geceye doğru hava ağırlaşmıştı. Deniz, fırtına öncesi sessizliği iliklerine kadar hissediyordu. Güneş’in çaldığı piyano notaları, artık bir huzur değil, bir ağıt gibi yankılanıyordu barakanın duvarlarında.
Duru, ise kendi evinde defterine şunları karalıyordu: "Sahne 9: Maskelerin Düşüşü. Kahramanımız İlhan’ın gerçek kimliği ortaya çıktı. Avcıyken av konumuna düştü. Deniz ve Güneş, barakadaki sahte cennetlerinde son valslerini yapıyorlar. Çünkü zalim felek, en büyük darbesini indirmek için sabah saat yediyi bekliyor."
Bölümün sonunda, İlhan Baybarsoğlu motoruna atlayıp son sürat sahil yoluna doğru sürerken, arkasında Serhat’ın kiralık katillerinin siyah arabaları belirdi. İlhan’ın kimliği deşifre olmuştu; artık ne bir polis rütbesi ne de yasal bir koruması vardı. Sadece elindeki silahı, kalbindeki intikamı ve Aylin’e olan o yarım kalmış aşkı kalmıştı.
Güneş ve Deniz ise, yaklaşan o hain kurşundan habersiz, bir-birinin nurlu yüzüne bakarak gülümsüyorlardı. Ama deniz, her zamankinden daha hırçın dalgalarla barakanın kıyılarını dövmeye başlamıştı.
"Zalim hayatın en büyük şakası, size en mutlu olduğunuz an öleceğinizi söylememesidir." – ELŞEN İSMAİL
BÖLÜMÜN SONU…
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar