"DENİZE DOĞAN GÜNEŞ" (Aşk romanı)
Yazar: ELŞEN İSMAİL *** *** *** "Yine hayallere mi daldın, Deniz?" diye sordu babası masasının arkasına geçerek. Sesi kuru ve duygusuzdu. "Bugün Melis’le görüşmelisin. Babasıyla büyük bir anlaşma im...
3. Bölüm

BÖLÜM 3: DURU’NUN SENARYOSU – GERÇEKLER VE GÖLGELER

1 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Şehrin ruhunu emen o devasa cam binaların gölgesi, insanların üzerine birer kara kefen gibi seriliyordu. "Demiryolu Holding"in ellinci katında, zaman sanki sadece dolar kurları ve borsa grafiklerine göre akıyordu. Duru, Güzel Sanatlardaki "Senaryo Yazımı" dersinden çıkıp doğrudan babasının yanına gelmişti. Ancak elindeki deri kaplı defterine yazdıkları, babasının imzaladığı milyon dolarlık sözleşmelerden çok daha değerliydi. O, hayatı bir sahne, insanları ise kendi trajedilerini yaşayan oyuncular olarak görüyordu.
"Sahne 3: Altın Kafes ve Küflenmiş Kaftanlar," diye fısıldadı Duru kendi kendine.
O sırada babasının odasından çıkan Serhat, iğrenç bir özgüvenle koridorda yürüyordu. Serhat, babasının en güvendiği iş ortağının oğluydu ve Güneş’i "kırk yıllık sefaletten kurtaracak" o sözde kahramandı. Duru, Serhat’ın yanından geçerken onun üzerine sinmiş pahalı ama ağır parfüm kokusundan tiksindi. Serhat, Duru’ya üstten bir bakış atarak gülümsedi.
"Selam Duru, ağabeyin yine odasında boyalarla mı boğuşuyor? Babana söyledim, bu yaşta bu hobi biraz fazla. Artık ciddi işlere dönmesi lazım, değil mi?"
Duru, kalemini defterinin arasına sertçe yerleştirdi. "Sanat bir hobi değil, Serhat. Bir ruh halidir. Tabii, ruhu olanlar için... Senin için sadece rakamlar önemli olduğu için bunu anlamanı beklemiyorum."
Serhat’ın yüzündeki o sahte gülümseme bir anlığına dondu, ama hemen toparladı. "Ruh karın doyurmaz küçük kız. Yakında Güneş’le olan meseleleri tatlıya bağlayınca, ağabeyinin o meşhur tablolarını benim malikanemin duvarlarına asarız, bir sadaka niyetine."
Duru, Serhat’ın arkasından bakarken içindeki öfkeyi mürekkebe döktü: “Antagonist: Serhat. Silahı; parası. Zayıflığı; bir kalbinin olmayışı.”
--------------------------------------------------------------------------------
Aynı dakikalarda, Deniz atölyesinde, babasının ona layık gördüğü o "garantili" hayatın kollarından kurtulmaya çalışıyordu. Altay, elindeki paletle Deniz’in yanına geldi. Deniz, kütüphanede Güneş’le çarpıştıkları o anı, o iki çift kahverengi gözü tuvaline aktarmaya çalışıyordu.
"Altay, sence biz gerçekten kaçabilecek miyiz?" diye sordu Deniz, fırçasını titreyen bir elle maviye batırırken. "Babamın holdingi, Serhat’ın küstahlığı, Melis’in o boş hayatı... Hepsi birer dev gibi önümüzde duruyor."
Altay, eski bir dostun bilgeliğiyle gülümsedi. "Bak Deniz, sen o kütüphanede o kıza çarptığında sadece bir kitaba değil, kendi kaderine çarptın. Kader ise holding duvarlarından daha sağlamdır. Kaçmak sadece fiziksel bir eylem değil, zihinsel bir devrimdir. Festival haberini aldın, değil mi? Bu senin çıkış biletin."
"Biliyorum," dedi Deniz. "Ama Güneş... Onun ailesi onu Serhat’la evlendirmek için gün sayıyor. O çok gururlu, Altay. Bir idarenin yemekhanesinde çalışan anne babasının 'lazım olandan fazla harcıyorsun' baskısı altında eziliyor. O kütüphanede karnı açken bile başını dik tutan bir kızı, bu 'zalim' dünyaya kurban veremem."
--------------------------------------------------------------------------------
Şehrin gürültüsünden uzak, sessiz bir park köşesinde ise Güneş, dert ortağı Aylin öğretmenle oturuyordu. Güneş’in önünde bir bardak çay vardı ama o sadece bardağın buharını izliyordu.
"Aylin abla, babam bugün Serhat’ın babasıyla el sıkışmış," dedi Güneş, sesi çatallanarak. "Beni bir 'eşya' gibi görüyorlar. Sanki ben o kütüphanede dirsek çürütmedim, sanki o notaları kalbimle yazmadım. 'Kırk yılın sefaletinden bizi kurtar' diyorlar. Bu yük bir insan için çok ağır değil mi?"
Aylin, Güneş’in ellerini tuttu. "Zalim felek, bazen en saf ruhları en büyük sınavlara sokar. Ama Deniz’i düşün. O da kendi dünyasında bir savaş veriyor. İkiniz de aynı 'küflenmiş kaftanı' giymeyi reddettiğiniz için buradasınız. Gururun seni ayakta tutuyor evet, ama sevginin seni uçurmasına izin ver."
Güneş gülümsedi, bu gülümseme bir kış güneşinin soluk parıltısı gibiydi. "Deniz’le kütüphanede çarpıştığımız o günü hatırlıyorum. Kitabın büyüsüne o kadar dalmıştı ki... O an anladım; o da bu dünyadan değil. Biz o gün sadece birbirimize değil, bir mucizeye çarptık."
--------------------------------------------------------------------------------
Ancak mucizelerin olduğu yerde, karanlık da pusuya yatardı. Melis ve Hatice, şehrin en lüks alışveriş merkezlerinden birinde, ellerinde marka poşetlerle bir kafeye kuruldular. Melis, telefonundan Duru’nun son paylaşımlarına bakıp suratını astı.
"Hatice, bak bu Duru yine edebiyat parçalıyor. 'Sanat ve özgürlük' falan filan... Deniz de buna uyup holdingi boşluyor. Eğer o Deniz benimle evlenmezse, babamın yatırımlarını çekeriz, o zaman görür o 'hazin melodileri'!"
Hatice, dudak parlatıcısını sürerken onayladı: "Haklısın Melis. Deniz sadece yakışıklı olduğu için değil, soyadı için senin yanında olmalı. O kütüphanedeki fakir kızın neyi var ki? Sadece bakışları... Bakışlarla çek mi ödenir?"
Kafenin dışındaki otoparkta ise bambaşka bir manzara vardı. Ahmet, eski bir arabanın içinde, yanındaki Behram ile birlikte kafedeki ışıkları izliyordu. Ahmet’in gözlerinde, küçüklüğünden beri sokaklarda öğrendiği o hırçın, kuralsız ve karanlık hırs vardı.
"Bak şunlara Behram," dedi Ahmet, elindeki tesbihi sertçe çevirerek. "Işıltılı hayatlar, boş insanlar... Ama o Güneş başkadır. O bu parıltıya ait değil. O benim dünyamın ışığı olmalıydı. O ressam parçası gelip onun aklını bulandırdı."
Behram, Ahmet’in omuzuna vurdu. "Boş ver be Ahmet. O kız sana göre değil. Bak ne güzel işimiz var kafede, yolumuza bakalım."
"Hayır Behram! Güneş benim namusum sayılır. Ben onu kimseye yar etmem. O Deniz denen çocuk ateşle oynuyor. Sokak eğitimini babasının parasıyla alamazsın. O kızı nereye götürürse götürsün; benim gölgem her zaman arkalarında olacak."
--------------------------------------------------------------------------------
Akşam vakti yaklaşırken, Duru eve döndüğünde babasını ve annesini yemek masasında buldu. Annesi, her zamanki gibi babasının her dediğine "Baş üstüne" diyen, kendi varlığını kocasının gölgesinde eritmiş o köle ruhlu kadındı.
"Deniz nerede?" diye sordu babası, sesindeki otorite masadaki tabakları titretiyordu.
"Atölyesinde baba," dedi Duru sakinlikle. "Yeni bir eser üzerinde çalışıyor. 'Hazin Melodiler' diyor adına."
"Hüzünlüymüş!" diye gürledi babası. "Onun hayatı hüzün değil, servet olmalı. Melis’le yarın akşam bir akşam yemeği organize ettim. Oraya gidecek, o kadar!"
Duru, yemeğinden bir lokma alırken içinden senaryosuna şu notu düştü: “Bölüm 3 Sonu: İpler geriliyor. Kuklalar iplerini koparmaya hazırlanıyor ama kuklacının elinde hâlâ keskin bir bıçak var.”
Deniz ve Güneş, o gece parkta son kez buluştuklarında, gökyüzündeki yıldızlar bile onlara veda ediyor gibiydi. Deniz, cebinden bir harita çıkardı. Festivalin yapılacağı komşu ülke ve o deniz sahilindeki barak...
"Kaçıyoruz Güneş," dedi Deniz. "Yarın sabah saat 7’de. Güneş denize doğduğunda, biz artık bu zalim hikâyenin bir parçası olmayacağız. Kendi melodimizi kendimiz çalacağız."
Güneş, başını Deniz’in omzuna koydu. "Korkuyorum Deniz. Ama bu korku, Serhat’ın elini tutma korkusundan daha güzel."
İkisi de sessizce karanlığa bakarken, kütüphanedeki o ilk çarpışma anından, festivaldeki o 3-cü lük ödülüne giden yolun ne kadar engebeli olacağından habersizdiler. Ama biliyorlardı ki; bu 'küflenmiş' dünyada yapılacak tek bir şey vardı: Gerçek bir melodi yaratmak ve onun uğruna ölmek.
Bölümün sonunda, Duru odasına çekilip ışığı kapattı. Karanlıkta parlayan bilgisayar ekranında şu son cümle yazılıydı:
"Ve sabah olduğunda, deniz sadece suları değil, bir devri de yıkayacaktı."
BÖLÜMÜN SONU…
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar