Sizlere bu kitabımda NURU PAŞA (NURİ KİLLİGİL): Baş karakter. Cesur, özverili ve duygusal bir kişilik. "Bakü'nün fatihi" olmasının yanı sıra, hayatının sonuna kadar Azerbaycan'ın bağımsızlığına sadık ...
BÖLÜM 3: ÇÖL ASLANI Mart 1948, Sütlüce Fabrikası – İstanbul Sütlüce’nin akşam sisi Haliç’in üzerine çökerken, fabrikanın içindeki döküm ocaklarının kızıllığı pencerelere vuruyordu. Nuru Paşa, masasının üzerindeki gümüş işlemeli, eski bir Trablusgarp hançerini eline aldı. Hançerin kınındaki tozlar, otuz yedi yıl öncesinin kum fırtınalarını saklıyor gibiydi. Karşısında oturan Hatice Şenoğlu, Paşa’nın her hareketini büyük bir hürmetle izliyordu. Hatice’nin yüz hatlarında, Paşa’nın en sadık dostu ve yaveri olan, Bakü’nün o şanlı ama kanlı günlerinde şehadete eren abisi Murat Şenoğlu’nun izleri vardı. Murat, son nefesini verirken "Bacım sana emanet Paşam." demişti. Nuru Paşa, bu emanete kendi canından daha aziz bakıyordu. Odanın bir köşesinde İsmail Saylav, sevkiyat listelerini kontrol ederken Paşa’nın sesindeki o derin vakarı duymak için kulak kesilmişti. Misli Melek Hanım ise kapının eşiğinde durmuş, eşinin gözlerindeki o bitmek bilmeyen vatan sevdasının hangi uzak kıyılara vurduğunu anlamaya çalışıyordu. "Yaz kızım!" dedi Nuru Paşa, hançeri masaya bırakırken. "İnsan doğduğu yeri unutmaz ama doyduğu yeri değil, uğruna kan döktüğü yeri vatan bilir. Bizim için vatanın sınırları, bir mazlumun ahının yükseldiği her yerdi." -------------------------------------------------------------------------------- 1911-1912, Trablusgarp ve Bingazi Nuri, 1911 yılında Trablusgarp’ın kavurucu güneşinin altına ayak bastığında henüz yirmi bir yaşındaydı. İtalyan zırhlıları kıyıları dövüyor, yerel halk ise çaresizlik içinde bir kurtarıcı bekliyordu. Enver Paşa’nın emriyle gizlice bölgeye sızan o bir avuç idealist subayın arasında Nuri, adeta bir alev topu gibiydi. Arap aşiretleri başlangıçta bu genç subaya şüpheyle bakmışlardı. Ancak Nuri, onların diliyle konuşmayı, onların sofrasında diz kırmayı ve merminin üzerine korkusuzca yürümeyi bildi. Yerel halk üzerindeki etkisini artırmak ve onlara bir otorite hissettirmek için kendisine Osmanlı Sultanı tarafından "Fahri Mirliva" (Tuğgeneral) rütbesi ve yetkisi verilmişti. Artık o, çöllerin "Fahri Paşa"sıydı. "Bakın!" diyordu Nuri, Bingazi’nin kızgın kumları üzerinde toplanan bedevi şeyhlerine. "Bu topraklar sadece kum değil, adaletin son kalesidir. Biz buraya ölmeye değil, bu sancağı yaşatmaya geldik!" O günlerde yanında yine Murat Şenoğlu vardı. Murat, o zamanlar gencecik bir neferdi ama Nuri’nin gölgesi gibiydi. Bir gece İtalyan baskınında Nuri’nin önüne atılıp omzundan yaralandığında, Nuri onun yarasını kendi elleriyle sarmış ve "Bu yara, bir gün büyük bir zaferin nişanesi olacak Murat!" demişti. Murat’ın o geceki gülümsemesi, yıllar sonra Bakü’de şehit düşerken yüzünde belirecek olan o aynı huzurlu tebessümün ilk provasıydı. Trablusgarp’ta gösterdiği bu üstün şecaat, Nuri’ye sadece halkın sevgisini değil, dünya çapında bir saygınlık da kazandırdı. Göğsüne takılan Alman "Demir Haç" madalyası ve sonrasında gelen "Altun Liyakat" ile "Altun İmtiyaz" madalyaları, onun bir "Çöl Aslanı" olarak tarihe kazınan ilk mühürleriydi. Ancak bu kahramanlıklar, Pera’nın karanlık odalarındaki düşmanları daha da hırslandırıyordu. Bingazi çöllerinde, bedevi kıyafetleri içinde gizlenen Arayik Aratunyan, her gece gizlice Vladimir Tarasov’a raporlar gönderiyordu. Aratunyan, Nuri’nin aşiretler arasındaki yükselişini gördükçe dişlerini gıcırdatıyordu. "Bu Nuri!" diye yazmıştı Aratunyan raporunda. "Sadece bir asker değil, bir efsane inşa ediyor. Eğer bu çöllerde onu susturamazsak, yarın Kafkasya’nın dağlarında bize cehennemi yaşatacak." Tarasov ise Moskova’dan gelen emirleri incelerken soğuk bir kararla yanıt vermişti: "Nuri’nin efsanesi kumda yazılmış olabilir ama biz o kumu kana boğacağız. Şimdilik izle, zayıf anını bekle." -------------------------------------------------------------------------------- Sütlüce, 1948 Nuru Paşa anlatmayı bıraktı. Gözleri Hatice’nin titreyen ellerine takıldı. Hatice, abisinin adını duyduğunda gözlerindeki yaşları tutamamış ama vakur duruşunu bozmamıştı. "Üzülme kızım." dedi Paşa, Hatice’nin yanına giderek babacan bir tavırla elini omzuna koydu. "Abin Murat, Trablus’un kumlarından Bakü’nün rüzgarlarına kadar hep yanımdaydı. O, emanetini bana verdiğinde aslında bir vatanı emanet etmişti. Sen sadece bir yardımcı değil, bu fabrikanın ve bu davanın namususun." Hatice gözlerini silip dikleşti. "Biliyorum Paşam. Abim sizin için ölmeyi değil, sizinle yaşamayı bir onur sayardı." İsmail Saylav, odanın sessizliğini bozmadan Paşa’ya dönerek, "Paşam, Suriye’den yeni siparişler geldi. Mermilerimiz hazır." dedi. Paşa, İsmail’in bu sözleriyle yeniden o sarsılmaz "Demir ve Sanayi" kimliğine büründü. "Güzel," dedi Paşa. "Demirimiz soğumasın. Trablusgarp’ta mermi bulamazken, şimdi mermi ihraç ediyoruz. Ama unutmayın, asıl silahımız o günkü gibi imanımızdır." Nuru Paşa, masasına dönüp bir sonraki bölümün başlığını mırıldandı: "Payitaht’ta Bir Gece...". Kafkasya’nın kaderinin çizileceği o büyük günlerin kapısı aralanmak üzereydi.