“Siz bilinçdışınızdakileri bilince dönüştürene kadar, onlar sizin hayatınızı yönlendirecek ve siz ona kader diyeceksiniz.” Psikanalizin en tartışmalı ve belki de ilerleyen dönemlerde daha fazla anılacak isimlerinden Carl Gustav Jung, 20. yüzyılın en önemli filozof-psikiyatrlarındandır. O bir ruhçözümlemecisidir. Freud’dan ayrıldıktan sonra kurduğu analitik psikoloji ekolüyle bir devrim yaratan Jung, günümüz psikolojisinde de halen kullanılan psikolojik tipler, kolektif bilinçdışı, kompleksler ve çağrışım testi gibi kavramların sahibidir.
Jung hepimize bir bireyleşme süreci vaat eder, bunun rotasını da insanın içine baktığı bir deneyim yolu olarak çizer. Deneyim yolu gereklidir çünkü “kendi içine bakmaya cesareti olmayan herkesin yaşamı bulanıktır”, dahası bu bulanıklık dünyayı da bulandırır. Önyargı ve kabullerinizden sıyrılma vakti...
Jung bizleri kendi mitimizle tanışacağımız bir yolculuğa davet ediyor. Sembollerin, rüyaların, arketiplerin ve mitlerin âlemine hoş geldiniz...
İnsan hayatına anlam verecek ve evrende kendine bir yer edinmesini sağlayacak duygu ve düşüncelere ihtiyaç duyar. Bir anlamı olmalıdır yaşamanın, varoluşun, gündüzün ve gecenin deviniminin. Ancak böyle katlanılır en dayanılmaz acıya, ölüme, çaresiz kalınan anlara...
İçine doğduğumuz dünyadaki dış etkenler hiç şüphesiz kişilik gelişimimizi etkiler. Ancak Jung’a göre bu dış faktörler daha çok kişisel yatkınlıklarımızın belirleyicisidir.
Jung’un psikolojiye dahil ettiği bilinçdışı kavramı Freud’un bastırılmış arzulardan oluşmuş kişisel bilinçdışı kavramından ayrışır. Kişisel bilinçdışından ayrı olarak bilinçte var olmayan dolayısıyla bastırmayla da ilgili olmayan kompleksler söz konusudur ve adına kolektif bilinçdışı der. Ona göre kolektif bilinçdışının dili semboller, iletişim kanalı ise rüyalardır.