Kol gücüyle yapılan işlerle uğraşan insanlar hiçbir zaman devlet görevlerine getirilmezler ve bu da haklı bir davranıştır. Bunların çoğu bütün gün oturmaya, hatta bazıları sürekli ateş karşısında durmaya mecbur olduklarından, bedenleri kaçınılmaz olarak zayıflar ve aklın da bundan etkilenmemesi epey güçtür.
“İşçi sınıfı ona tahakküm eden, tabiatını bozan takıntıyı gönlünden söküp atarak, o müthiş gücüyle ayağa kalksa ve kapitalist sömürü haklarından başka bir şey olmayan İnsan Hakları’nı, sefalet hakkından başka bir şey olmayan Çalışma Hakkı’nı talep edeceğine, insanların günde üç saatten fazla çalışmasını yasaklayan bükülmez bir yasa şekillendirseydi, yeryüzü, şu yaşlı yeryüzü neşeyle ürpererek içinde yeni evrenin sıçradığını hissederdi.”
Nasıl ki insanlığın ilk dönemlerine üretimlerinin niteliğinden ötürü taş devri, tunç devri gibi isimler verilmişse, bizim dönemimize de tağşiş, tahrif, sahtecilik devri adı verilecektir.
Toplumsal serveti ve bireysel sefaletimizi büyütmek için çalışın; çalışın, çalışın ki yoksullaştıkça çalışmak ve sefilleşmek için daha çok nedeniniz olsun. Kapitalist üretimin acımasız kanunu budur.
Bir işçinin sabahın köründe yola çıkıp akşam karanlığında yorgun bir bedenle evine dönmesi sistemin gözünde bir başarı hikâyesidir. Ne ironiktir ki çalıştıkça yoksullaşırız… “Çalışmak erdemdir” sloganı kapitalizmin en büyük yalanıdır. yoksulların alın teriyle zenginlerin saraylarını ayakta tutan en ustaca kurulmuş sömürü düzenidir. Bu sistemde emek, kutsal bir değer olarak görülmesi gerekirken ucuz bir metadır, satılabilir bir maldır.
Tüketmek için üretmek, üretmek için daha çok tüketmek zorundayız. Reklamlar, markalar, statü savaşları hepsi birer zincir halkası. Modern kölelik, artık zincirlerle değil, maaş bordrolarıyla ölçülüyor. Ve biz hâlâ “daha çok çalış, başarırsın” masalıyla avutuluyoruz. Oysa gerçek şu: Ne kadar çalışırsak çalışalım, sistem bizden hep bir şey eksiltir — bazen uykumuzu, bazen sağlığımızı, bazen de içimizdeki insanı.
“Kapitalist ahlak; emekçinin bedenini aforoz ediyor, üreticiyi en asgari ihtiyaçlarıma indirgemeyi sevinç ve tutkularını yok etmeyi, dur durak bilmeden çalışan bir makine rolüne mahkum etmeyi ideal olarak benimsiyor.” (s.3) yıldızlı alıntı ve kitabın anafikri diyebileceğim alıntısı.
Tembellik Hakkı”, aslında yaşama hakkıdır. Günün üçte ikisini çalışarak, kalanını yorgunlukla geçirerek yaşamak, yaşamak değildir.
İspanyollar için çalışmak kölelikten beterdir. (s.4) Türkler için ise “hayatta kalma mücadelesidir.” Sömürü, sadece biçim değiştirir. Bir zamanlar ağalar vardı, şimdi şirketler var. Emek, hâlâ aynı değersizlikle el değiştiriyor.
İncilde mattada geçen kır zambakları ile ilgili bir ayet var hatta kierkegaardın kır zambakları kitabında da geçiyor.” İnsan durgunluk içinde yaşamayı kuşlara ve çiçeklere bakarak öğrenebilir. Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü uzatabilir ki? Kır zambaklarının nasıl büyüdüğüne bakın.
Yazar, insanların fazla çalıştığı için yorgunluk, yeterince dinlenememek ve hayattan keyif alamadıkları için yaratıcılıklarını ve zekalarını körelttiklerini öne süren bir iddiayı savunmuş. Ütopya kitabındaki üretkenliğe tamamen zıt bir düşünce okuyacaksınız.
Tembellik fikrine gelirsek ben de tembel insanlardan biriyim. Ancak tembelliği bu kitap kadar övmezdim. Bu kitabın da agresif bir dilde yazılmasını dönemin şartlarına, proletarya sınıfının sömürülmesine tepki olarak görüyorum.
Tam da kitabın seslendiği kitleye özel kısa ve öz yazılmış. Sıkılmaya fırsat bulamadan bitirebilirsiniz.