Tıpkı Trelawney'nin kovulduğu gece gibiydi. Öğrenciler, büyük bir çember oluşturacak şekilde duvarların önünde duruyorlardı (Harry kimilerinin üstünün, Kokanözsu'ya çok benzeyen bir maddeyle kaplı olduğunu gördü); öğretmenlerle hayaletler de oradaydı. Seyircilerin arasında, kendilerinden pek hoşnut görünen Teftiş
Mangası özellikle göze çarpıyordu. Yukarıda süzülen Peeves aşağı doğru, salonun ortasında duran ve kesinlikle az önce kapana kıstırılmışa benzeyen Fred ile George'a bakıyordu.
"Demek öyle!" dedi Umbridge, muzaffer bir edayla. Harry onun hemen birkaç basamak önünde durduğunu fark etti, Umbridge bir kez daha avına tepeden aşağı bakıyordu. "Demek bir okul koridorunu bataklığa çevirmeyi eğlenceli buluyorsunuz, öyle mi?"
"Evet, hayli eğlenceli," dedi Fred, en ufak korku belirtisi göstermeksizin ona bakarak.
Mutluluktan ağlamak üzere olan Filch, onu bunu dirsekleyerek Umbridge'e yaklaştı.
"Form bende, müdire hanım," dedi boğuk bir sesle, Harry'nin az önce çekmeceden aldığını gördüğü parşömeni salladı. "Form bende, kırbaçlar da bekliyor... n'olur, n'olur bırakın da yapayım... "
"Çok iyi, Argus," dedi Umbridge. "Siz ikiniz," diye devam etti, aşağı, Fred ve George'a bakarak, "benim okulumda kural çiğneyenlere ne yapıldığını göreceksiniz şimdi."
"Biliyor musun?" dedi Fred. "Hiç sanmıyorum."
İkizine döndü.
"George," dedi Fred, "bence bütün günü eğitimle geçirecek yaşı geçtik artık."
"Evet, benim de içimde öyle bir his var," dedi George, önemsemeden.
"Artık yeteneklerimizi gerçek dünyada sınama vakti geldi, ne dersin?" diye sordu Fred.
"Kesinlikle," dedi George.
Ve daha Umbridge tek kelime edemeden, asalarını kaldırıp bir ağızdan bağırdılar:
"Accio süpürgeler!"
Harry uzaklarda bir yerde bir gümbürtü duydu. Sol tarafına baktı ve tam vaktinde kafasını eğdi. Fred ve George'un süpürgeleri, bir tanesi Umbridge'in onları duvara bağladığı ağır zinciri ve demir çiviyi hâlâ peşinde sürükleyerek, koridordan sahiplerine doğru son hızla geliyorlardı; sola döndüler, merdivenlerden aşağı hızla indiler ve ikizlerin önünde pat diye durdular; zincir, taş döşeli zeminde gürültüyle şangırdadı.
"Görüşmeyiz," dedi Fred Profesör Umbridge'e, bacağını süpürgesinin üzerinden atarak.
"Evet, zahmet edip de arayı açmamaya kalkma," dedi George, kendi süpürgesine bindi.
Fred, toplanmış öğrencilere, suskun ama dikkatli kalabalığa baktı.
"Eğer yukarıda sergilenen türden bir Portatif Bataklık almak isteyeniniz olursa, Diagon Yolu, Doksan Üç Numara'ya gelin - Weasley Büyücü Şakaları," dedi yüksek sesle. "Yeni mekânımız!"
"Ürünlerimizi bu ihtiyar yarasadan kurtulmak için kullanmaya yemin eden Hogwarts öğrencilerine özel indirim var," diye ekledi George, parmağıyla Profesör Umbridge'i işaret ederek.
"DURDURUN ONLARI!" diye feryat etti Umbridge, ama artık çok geçti. Teftiş Mangası çemberi daraltırken, Fred ve George hızla havalanıp beş metre yükseğe çıktılar, demir çivi altlarında tehlikeli bir şekilde sallanıyordu. Fred salonun öbür yanına, kalabalığın üstünde onunla aynı hizada süzülen hortlağa baktı.
"Bizim için onun canına oku, Peeves."
Ve Harry'nin daha önce hiçbir öğrenciden emir aldığını görmediği Peeves, canlı şapkasını başından çıkardı; Fred ile George aşağıdaki öğrencilerin coşkulu alkışı eşliğinde dönüp açık ön kapıdan görkemli günbatımına doğru hızla giderken, onlara selam durdu.
Sonraki birkaç gün boyunca Fred ile George'un özgürlüğe kaçışının hikâyesi öyle sık anlatıldı ki, Harry çok geçmeden bunun bir Hogwarts efsanesi haline geleceğini anladı; aradan bir hafta geçtiğinde, neredeyse görgü tanıkları bile ikizlerin kapıdan dışarı uçup gitmeden önce
Harry yeniden dalışa geçti. Onun snitch'i gördüğünü sanan Cho, takip etmeye çalıştı. Harry çok keskin bir dönüşle dalıştan çıktı, Cho ise hızla aşağı doğru inmeye devam etti; Harry bir kez daha mermi gibi yukarı fırladı ve snitch'i üçüncü kez gördü: Ravenclaw tarafında, sahanın çok üzerinde ışıldıyordu.
Hızlandı; metrelerce altında, Cho da hızlandı. Harry kazanmak üzereydi, arayı açıyor, her geçen saniye snitch'e daha da yaklaşıyordu - derken -
"Aa!" diye çığlık attı Cho, parmaklarıyla bir yeri işaret ederek.
Dikkati dağılan Harry, aşağı baktı.
Üç ruh emici, üç uzun boylu, siyahlara bürünmüş, kukuletalı ruh emici, kafalarını kaldırmış ona bakıyordu.
Düşünerek vakit kaybetmedi. Elini cüppesinin yakasından sokup asasını çıkardı ve kükredi: "Expecto patronum!"
Asasının ucundan gümüşi beyaz devasa bir şey fırladı. Onun tam ruh emicilere doğru gittiğini biliyordu, ama durup seyretmedi. Zihni hâlâ mucizevi bir şekilde berraktı, dönüp önüne baktı - hedefine neredeyse ulaşmıştı. Hâlâ asayı tutan eliyle öne doğru uzandı ve parmaklarıyla minik, mücadeleci snitch'i kavramayı başardı.
Madam Hooch'un düdüğü duyuldu. Harry havada arkasına döndü ve kırmızı renkli altı bulanık şeklin hızla ona doğru yaklaştığını gördü. Az sonra bütün takım onu öylesine sıkı kucaklıyordu ki, neredeyse süpürgesinden düşecekti. Aşağıda, kalabalığın içindeki Gryffindorlar'ın sevinç naralarını duyabiliyordu.
"İşte böyle oğlum!" diye bağırıp duruyordu Wood. Alicia, Angelina ve Katie, üçü de Harry'yi öpmüşlerdi, Fred ise ona öyle sıkı sarılmıştı ki, Harry kafasının kopacağını sandı. Takım tam bir karmaşa içinde yere inmeyi başardı. Harry süpürgesinden indi ve bir sürü Gryffindor taraftarının sahaya fırladığını gördü, en önde de Ron vardı. Daha ne olduğunu anlamadan, coşkuyla bağırıp çağıran kalabalık onu sarmıştı.
"Evet!" diye bağırdı Ron, Harry'nin kolunu havaya kaldırarak. "Evet! Evet!"
"Çok iyiydin, Harry!" diye kükredi Seamus Finnigan.
"Müthişti be!" diye seslendi Hagrid, oraya üşüşmüş Gryffindorlar'ın kafalarının üzerinden.
"Bayağı iyi bir Patronus'tu" dedi bir ses Harry'nin kulağına.
Harry arkasına dönüp Profesör Lupin'i gördü. Lupin hem sarsılmış, hem de memnun kalmış görünüyordu.
"Ruh emiciler beni hiç etkilemedi!" dedi Harry heyecanla. "Hiçbir şey hissetmedim!"
"Çünkü - ee - onlar ruh emici değildi" dedi Profesör Lupin. "Gel de bak -"
Harry'yi kalabalığın içinden çıkarıp sahanın kenarını görebileceği bir yere götürdü.
"Mr. Malfoy'u epey korkuttun" dedi Lupin.
Harry bakakaldı. Malfoy, Crabbe, Goyle ve Slytherin takım kaptanı Marcus Flint, yerde darmadağın bir yığın halinde yatıyorlardı. Kendilerini uzun, siyah, kukuletalı cüppelerin içinden çıkarmak için debeleniyorlardı.
Görünüşe bakılırsa Malfoy, Goyle'un omuzlarında ayakta durmuştu. Profesör McGonagall yüzünde katıksız bir öfke ifadesiyle tepelerine dikilmişti.
"Alçakça bir hile!" diye bağırıyordu. "Gryffindor arayıcısına yönelik rezil ve ödlekçe bir sabotaj girişimi!
Hepiniz cezaya kalıyorsunuz, ayrıca Slytherin'den elli puan düşürüyorum! Bu konuyu Profesör Dumbledore'la da görüşeceğim, hiç şüpheniz olmasın! Hah, işte geliyor!"
Gryffindor'un zaferini perçinleyecek bir şey varsa, o da buydu; ite kaka Harry'nin yanına gelmiş olan Ron, Malfoy'un kendini cüppeden kurtarmak için çabalayışını ve Goyle'un cüppenin içine sıkışmış kafasını izlerken gülmekten iki büklüm oldu.
"Haydi, Harry!" dedi George, ite kaka yanına gelerek. "Parti var! Gryffindor Ortak Salonu'nda, hemen şimdi!"
"Tamam," dedi Harry, kendini çok uzun süredir olmadığı kadar mutlu hissediyordu. Hâlâ kırmızı cüppelerinin içindeki takımla birlikte önden giderek stadyumdan çıktılar ve şatoya döndüler.
Lupin bağlarından kurtulmaya çalışıyordu. Black çabucak eğilip onu çözdü. Lupin iplerin yer yer kestiği kollarını ovuşturarak ayağa kalktı.
"Teşekkür ederim, Harry" dedi.
"Sana inanıyorum demedim daha" dedi Harry sertçe.
"O halde artık sana kanıt göstersek iyi olacak" dedi Black. "Sen, çocuk - Peter'ı ver bana. Hemen."
Ron, Scabbers'ı göğsüne iyice bastırdı.
"Hadi canım" dedi cılız bir sesle. "Azkaban'dan sırf Scabbers'ı ele geçirmek için mi çıktığını söylemeye çalışıyorsun? Yani..." destek bulma umuduyla Harry ile Hermione'ye baktı. "Tamam, diyelim ki Pettigrew bir fareye dönüşebiliyor - milyonlarca fare var - Azkaban'a kapatıldıktan sonra peşine düşeceği farenin hangisi olduğunu nereden anlamış?"
"Biliyor musun, Sirius, bu mantıklı bir soru" dedi Lupin, Black'e hafifçe çatık kaşlarla bakarak. "Nerede olduğunu nasıl anladın?"
Black pençeye benzeyen ellerinden birini cüppesine sokup buruşuk bir kâğıt parçası çıkardı. Kâğıdı düzeltti ve onlara uzattı.
Ron'la ailesinin geçen yaz Gelecek Postası'nda çıkan fotoğrafıydı bu. Orada, Ron'un omzunda, Scabbers duruyordu.
Lupin şaşkına dönmüş halde, "Bunu nasıl ele geçirdin?" diye sordu Black'e.
"Fudge" dedi Black. "Geçen yıl Azkaban'ı teftiş etmeye geldiğinde, bana bu gazeteyi verdi. Ve işte Peter oradaydı, birinci sayfada... şu çocuğun omzunda... Onu hemen tanıdım... kaç kere dönüşürken görmüştüm onu. Resmin altında da çocuğun Hogwarts'a döneceği yazılıydı... Harry'nin olduğu yere..."
"Tanrım" dedi Lupin alçak sesle. Resimden Scabbers'a, sonra yine resme baktı. "Ön patisi..."
"Nesi varmış?" dedi Ron sertçe.
"Bir parmağı eksik" dedi Black.
"Elbette" dedi Lupin usulca. "Çok basit... çok zekice... Kendi mi kesti?"
"Tam dönüşmeden önce" dedi Black. "Onu köşeye kıstırdığımda, bütün cadde duysun diye haykırarak Lily ve James'e ihanet ettiğimi söyledi. Sonra, ben onu lanetleyemeden, arkasında tuttuğu asayla bütün caddeyi havaya uçurdu, beş altı metre mesafedeki herkesi öldürdü - ve fırlayıp diğer farelerle birlikte kanalizasyona daldı... "
"Hiç duymamış mıydın Ron?" dedi Lupin. "Peter'dan arta kalan en büyük parça, parmağıydı."
"Bakın, Scabbers büyük ihtimalle başka bir fareyle falan kavga etmiştir! Yıllardır benim ailemle birlikte o, ta -"
"Aslında, on iki yıldan beri" dedi Lupin. "Niye o kadar uzun yaşadığını hiç merak etmediniz mi?"
"Ona - ona çok iyi bakıyorduk!" dedi Ron.
"Ama şimdi o kadar iyi görünmüyor, değil mi?" dedi Lupin. "Sanırım Sirius'un kaçtığını duyduğundan beri zayıflıyordu..."
"O manyak kediden korkuyordu!" dedi Ron, başıyla hâlâ yatakta mırlayan Crookshanks'i göstererek.
Ama bu doğru değil, diye düşündü Harry birden... Crookshanks'le karşılaşmadan önce de hasta bir hali vardı Scabbers'ın... Ron Mısır'dan döndüğünden beri... Black kaçtığından beri...
"Bu kedi manyak değil" dedi Black boğuk bir sesle. Kemikli elini uzatıp Crookshanks'in tüylü kafasını okşadı.
"Türünün şimdiye kadar rastladığım en zeki örneği. Peter'ın ne olduğunu ilk bakışta anladı. Ve benimle karşılaştığında, bir köpek olmadığımı anladı. Bana güvenmesi biraz zaman aldı. Sonunda ona neyin peşinde olduğumu anlatabildim, o zamandan beri de bana yardım ediyor..."
"Nasıl yani?" dedi Hermione fısıltıyla.
"Bana Peter'ı getirmeye çalıştı, ama başaramadı... O da benim için Gryffindor Kulesi'nin parolalarını çaldı...
Anladığım kadarıyla, onları bir çocuğun komodininden almış..."
Harry'nin beyni, duyduklarının etkisiyle çökecekmiş gibiydi. Çok saçmaydı... öte yandan...
"Ama Peter neler döndüğünü anladı ve sıvıştı... bu kedi - Crookshanks mi demiştiniz? - bana Peter'ın çarşaflarda kan lekesi bıraktığını söyledi... herhalde kendini ısırmıştır... eh, öldü numarası yapmak daha önce de işine yaramıştı..."
Bu sözcükler Harry'yi sarsıp kendine getirdi.
"Peki niye öldü numarası yaptı?" dedi hiddetle. "Çünkü senin annemle babamı öldürdüğün gibi onu da öldüreceğini biliyordu!"
"Hayır" dedi Lupin. "Harry -"
"Şimdi de onun işini bitirmeye geldin!"
"Evet, öyle" dedi Black, Scabbers'a kötücül bir bakış atarak.
"O halde Snape'in seni götürmesine izin vermeliydim!" diye bağırdı Harry.
"Harry," dedi Lupin telaşla, "anlamıyor musun? Bunca zaman annenle babana ihanet edenin Sirius olduğunu, Peter'ınsa onun peşine düştüğünü sandık -ama tam tersi olmuştu, anlamıyor musun? Peter annenle babana ihanet etti - Sirius Peter'ın peşine düştü -"
"DOĞRU DEĞİL BU!" diye haykırdı Harry. "ONLARIN SIR TUTUCUSUYDU O! SİZ GELMEDEN ÖNCE
SÖYLEDİ, ONLARI ÖLDÜRDÜM DEDİ!"
Parmağıyla Black'i işaret ediyordu. Black başını sallıyordu; çökük gözleri birden bire fazlasıyla parlaklaşmıştı.
"Harry... onları ben öldürdüm sayılır" dedi çatlak bir sesle. "Son anda Lily ve James'i, Peter'ı seçmeye, sır tutucu olarak benim yerime onu kullanmaya ikna ettim... benim suçum, bunu biliyorum... Öldükleri gece, Peter'ı kontrol edip güvende olduğundan emin olmak istemiştim, ama saklandığı yere vardığımda, gitmişti.
Pettigrew dizlerinin üstünde tir tir titreyerek, başını yavaş yavaş Harry'ye çevirdi.
"Harry... Harry... tıpkı babana benziyorsun... tıpkı ona benziyorsun..."
"NE CÜRETLE HARRY İLE KONUŞURSUN?" diye kükredi Black. "NE CÜRETLE ONUN KARŞISINDA DURURSUN? NE CÜRETLE ONUN ÖNÜNDE JAMES'DEN BAHSEDERSİN?"
"Harry" diye fısıldadı Pettigrew. Ellerini uzatarak, dizlerinin üstünde ona doğru süründü. "Harry, James olsa benim öldürülmemi istemezdi... James olsa anlardı, Harry... bana merhamet gösterirdi..."
Black ve Lupin aynı anda gidip Pettigrew'i omuzlarından yakalayıp iterek arka üstü yere düşürdüler. Yerde oturmuş, korkudan her tarafı seğirerek onlara bakıyordu.
"Lily ve James'i Voldemort'a sattın" dedi Black. O da titriyordu. "İnkâr ediyor musun?"
Pettigrew'in gözünden yaşlar boşandı. Korkunç bir görüntüydü bu: Sanki fazla gelişmiş, kel bir bebek, yerde iki büklüm yatıyordu.
"Sirius, Sirius, ne yapabilirdim? Karanlık Lord... bilemezsin... hayal bile edemeyeceğin silahları var onun....
Korkmuştum, Sirius, ben hiçbir zaman sen, Remus ve James gibi cesur değildim. Bunun olmasını hiçbir zaman istemedim... Adı Anılmaması Gereken Kişi beni zorladı -"
"YALAN SÖYLEME!" diye böğürdü Black. "LILY VE JAMES ÖLMEDEN BİR YIL ÖNCE DE ONA BİLGİ
SIZDIRIYORDUN SEN! ONUN CASUSUYDUN!"
"Her - her yeri ele geçirmeye başlamıştı!" dedi Pettigrew tek solukta. "O - onu reddetmekle ele ne geçerdi ki?"
"Gelmiş geçmiş en kötücül büyücüyle savaşmakla ele ne mi geçerdi?" ded8i Black. Yüzünde korku verici bir hiddet vardı. "Sadece masum hayatlar, Peter!"
"Anlamıyorsun!" diye sızlandı Pettigrew. "Beni öldürürdü, Sirius!"
"O HALDE ÖLSEYDİN!" diye kükredi Black. "DOSTLARINA İHANET EDECEĞİNE ÖLSEYDİN, BİZ SENİN
Tünelde yavaş yavaş ilerlerlerken, Sirius birden Harry'ye, "Bu ne anlama geliyor, biliyor musun?" diye sordu.
"Pettigrew'i teslim etmek ne anlama geliyor?"
"Özgürsün" dedi Harry.
"Evet... Ama ben aynı zamanda - bilmiyorum sana söyleyen oldu mu - ben senin vaftiz babanım."
Harry, "Evet, biliyordum" dedi.
"Eh... annenle baban beni senin velin tayin etmişti" dedi Sirius gergin bir tavırla. "Onlara bir şey olursa..."
Harry bekledi. Acaba Sirius onun sandığı şeyi mi kastediyordu?
"Tabii anlarım, yani, teyzen ve eniştenle kalmak istersen" dedi Sirius. "Ama... hani... düşün bakalım. Bir kez adım temize çıkınca... eğer sen... farklı bir ev istersen..."
Harry'nin mide boşluğunda bir patlama oldu adeta.
"Ne - seninle oturmak mı?" dedi, kazayla başını tavandan çıkmış bir kayaya vurarak. "Dursleyler'den ayrılmak mı?
"Elbette, istemeyeceğini tahmin etmiştim" dedi Sirius hemen. "Anlıyorum. Ben sadece düşünmüştüm ki -"
"Sen deli misin?" dedi Harry. Onun sesi de en az Sirius'unki kadar çatlak çıkmıştı. "Elbette Dursleyler'den ayrılmak istiyorum! Evin var mı? Ne zaman taşınabilirim?"
Sirius ona bakmak için bütün vücuduyla döndü. Snape'in kafası tavanı sıyırıyordu, ama Sirius aldırıyora benzemiyordu.
"İstiyor musun?" diye sordu. "Ciddi misin?"
"Evet, ciddiyim" dedi Harry.
Sirius'un kuru yüzü, Harry'nin onda gördüğü ilk gerçek gülümsemeyle aydınlandı. Bu tebessüm, şaşırtıcı bir değişikliğe yol açtı. Sanki o bir deri bir kemik maskenin arkasından, on yıl daha genç biri bakıyormuş gibi. Bir an için, Harry'nin annesiyle babasının düğünündeki gülen adama benzemişti.
Daha ilk dakikadan bizi maceranin icine surukleyerek hikayeye ilk seferde baglanmamizi saglayan bir eserdir. Boyle yapimlari seviyorum lafi dolandirmadan konuya giriyor. Ilk tercihim olmaz ama efsaneyle tanişmamizda temel yapi taşidir
Serinin en iyi kitaplarindan biridir. Ayni zamanda ters köşelerle dolu bir kitaptir. Önyargiyla baktigimiz karakterlerin aslinda kotu olmadigini ama masum sandiklarimizinda kotu ve hain cikabilecegini anlatir.
Serinin heyecan ve aksiyon dolu 3 kitabindan biri de zümrüdüanka yoldaşligidir. Beklenmedik sonlarla bir kez daha yüzleşeceksiniz. Acikcasi ben bu kitabi çok sevmistim
Herkesin sevdigi ancak benim serinin diger kitaplariyla kiyaslandiginda tercih etmeyecegim bir kitap. Ama Maǧara bölümlerini sevdigimi sõylemeliyim. Ayrica bu kitapta Voldemort karakterinin geçmişine de yolculuk edecegiz. Bu seri de beklenmedik şok edici sirlari keşfedecek beklenmedik kayiplar yaşayacaksiniz.
Edebiyat efsanesi dünyanin en çok okunan bir nesle kitaplari sevdirten eserimizin ne yazik ki final kitabini okuyoruz. bitince içinizi hüzün kaplayacagi ve boşluktaymis gibi hissedeceginiz anlar yasayacaginiz vakte gelmis bulunuyoruz. Efsane serimiz kendine yakişir uzun yillar aklimizdan cikmayacak mukemmel bir sonla yayin hayatini noktaladi. Bir devir kapandi bir efsane sona erdi. Kitapta muhteşem bir savaş bizleri bekliyor olacak. Efsane serimizin bitişiyle ve acı tatlı bir sona kavuşmalariyla birlikte karakterlerimiz yeri geldiginde sevindikleri yeri geldiginde uzuldukleri anlar yaşayacaklar ve şok edici kayiplar ve ayriliklar yaşayacaklar.
Harry Potter serisinin yazarı Rowling, akıcı kalemiyle oldukça hacimli bu romanı okuru yormadan okutuyor. Başlık, ilk bakışta zihnimde siyasi bir çağrışım uyandırmıştı; bu düşüncemin doğru çıktığını da söyleyebilirim. Ancak roman yalnızca siyasetle sınırlı değil, okuru farklı yönlere çeken dopdolu bir içerik sunuyor.
Olaylar küçük bir kasabada geçiyor. Zaten kitabın arka kapak metni de “küçük bir kasaba hakkında büyük bir roman” vaat ediyor ve gerçekten de tam olarak bunu veriyor.
İlk bölümlerde karakter sayısının fazlalığı beni biraz zorladı. İsimleri unutmamak için ufak notlar aldım, hatta karakterlerin küçük bir haritasını bile çıkarmış oldum.
Roman, bilgileri parça parça verip sonrasında birleştirerek müthiş bir bütünlük kuran etkileyici bir kurguyla ilerliyor. Genel olarak büyük bir beğeniyle okudum. Yalnız, 18 yaş altı için uygun bir kitap olduğunu düşünmüyorum.
Merak edenler için kitabın baş kısmına dair aldığım birkaç notu da paylaşayım:
Barry ve Mary, dört çocuklarıyla birlikte yaşayan bir çift. Barry kırk yaşını az geçmiş, sürekli baş ağrıları çeken biri. Bu baş ağrılarından birinin tuttuğu gün, aynı zamanda evlilik yıl dönümlerine denk geliyor. Mary, kendisine sunulan bir tebrik kartıyla günü geçiştirmeye çalışıyor. Fakat evliliklerinin 19. yılı olduğu için Barry’den bir karttan fazlasını bekliyor. Barry ise hem baş ağrısıyla uğraşıyor hem de yerel gazeteye yetiştirmesi gereken bir yazı var. İçinden gelmese de Mary üzülmesin diye onu akşam yemeğine çıkarmak istiyor.
Yemeğe gidecekleri yer, Barry’nin üyesi olduğu golf kulübünün restoranı. Mary bu seçimi hiç yadırgamıyor, hiç yoktan iyidir gibisinden memnun oluyor. Hazırlanıp kendi araçlarıyla yola çıkıyorlar. Yolda Barry’nin midesi bulanıyor; yemek yiyince geçeceğini düşünüp önemsemiyor. Kulübe vardıklarında otoparka geçip araçtan iniyorlar. Barry’nin başı o gün her zamankinden daha çok ağrıyor ve bir anda, daha önce hiç hissetmediği kadar şiddetli bir acı, adeta beynini delip geçiyor. Oracıkta yere yığılıyor.
İlerleyen bölümlerde, Barry’nin çok yönlü ve çalışkan bir karakter olduğunu parça parça anlatılarla okuyoruz. Banka müdürlüğü, yazarlık, antrenörlük gibi rolleri bulunduğunu ve aynı zamanda belediye meclis üyesi olduğunu da öğreniyoruz. Ondan boşalan koltuğa oturmak isteyenlerle birlikte asıl çatışma ve gerilim başlıyor.