“Hayatımda bu kadar dokunaklı bir şeye tanık olmadım!” dedi Gıcırtı, paçasını kaldırıp gözyaşını silerek. “Son nefesine kadar yanı başındaydım. Nihayetinde konuşamayacak kadar güçsüzdü; kederlendiği tek şeyin bu dünyadan yel değirmeni tamamlanmadan göçmek olduğunu fısıldadı kulağıma.”
Eğer kendisinin geleceğe dair gözünde canlandırdığı bir resim varsa, o da açlık ve kamçıdan kurtulmuş, herkesin kendi kabiliyetince çalıştığı, tıpkı Binbaşı'nın konuşmasını yaptığı gece onun ön ayağıyla ördek yavrularını koruduğu gibi güçlünün zayıfı koruduğu bir hayvan toplumu tablosuydu.
...Atlarla köpekleri bile daha iyi bir kader beklemiyor. Ya sen Boksör; o koca kasların gücünü kaybettiği gün Jones seni at kasabına satacak o da boğazını kesip tilki tazılarına yemek olasın diye seni haşlayıp kaynatacak.
“Doğuyor, bedenlerimize girip çıkmasına yetecek kadar besleniyoruz ve içlerimizden kaldırabilecek olanlarsa gücünün son damlasına kadar çalışmaya zorlanıyor. Ve yararlılığımız sona erdiği an korkunç bir acımasızlıkla katlediliyoruz.”
...başka bir kesim de güneş ışınlarını uzayda binlerce kilometre uzaklıktaki mercekler aracılığıyla odaklandırmak ya da yerkürenin merkezindeki ısıyla oynayarak yapay depremler ve tsunami dalgaları yaratmak gibi daha da uzak ihtimallerin peşindedir.
...bir kısım hep daha büyük bombalar, hep daha güçlü patlayıcılar ve hep daha sağlam zırhlar geliştirmektedir; bir diğer kısım yeni ve daha ölümcül gazlar ya da kıtaların bitki örtüsünü yok edecek kadar büyük miktarlarda üretilebilecek zehirli gazlar ya da her türlü antikora karşı bağışıklığa sahip hastalık mikrobu tohumu arayışındadır
Savaş kitleleri fazlasıyla rahata kavuşturmak ve dolayısıyla uzun vadede fazlasıyla zeki hale getirmek için kullanılabilecek olan malları yerle yeksan etmenin ya da stratosfere yollamanın yahut denizin dibine göndermenin bir yoludur. Savaştaki silahlar gerçekten yok edilmediğinde bile, silah üretmek tüketilebilecek bir şeyler üretmeden işgücünü kullanmanın uygun bir yoludur.
...Mesele dünyadaki gerçek zenginliği artırmadan sanayinin çarklarının nasıl döndürüleceğiydi. Üretim yapılmalı, ama üretilenler dağıtılmamalıydı. Ve pratikte bunu başarmanın yegâne yolu savaştı.
Bilim ve teknoloji baş döndürücü hızda ilerliyordu ve gelişmeye devam edeceğini varsaymak da doğal görünüyordu. Kısmen sonu gelmeyen savaşlar ve devrimler yüzünden, kısmen de ampirik düşünce alışkanlığına dayanan bilimsel ve teknik ilerlemenin mutlak kastlara ayrılmış bir toplumda yaşayamayacak olmasından ötürü beklenen olmadı. Bütünü bakımından dünya bugün elli yıl öncesine göre daha ilkeldir.
Ölüyü omuzlarından, ayaklarından tutup kaldırdılar. Üstünde kül rengi gömlekle ucuz bir pantolon var, belini siyah bir kayışla tutturmuş. Yalnız sol ayakkabısı var ayağında. Ada'nın dediği gibi bir ayağı kral, bir ayağı köle.
Birkaç güne kalmaz, diye düşündü Winston ansızın derinden gelen bir inançla, Syme'ı buharlaştırırlar. Fazla zeki. Neyin ne olduğunu görüyor ve söyleyeceğini söylüyor. Parti böyle insanlardan hazzetmez. Bir gün ortadan kaybolacak.
Her çeyrekte kâğıt üzerinde muazzam sayıda çizme üretilmesine rağmen Okyanusya nüfusunun belki de yarısı yalınayak geziyordu. Büyük küçük her türlü kayıt için aynısı geçerliydi. Her şey bir gölgeler dünyasında sönümlenip gidiyor ve sonunda yılın hangi günü olduğu bile meçhul hale geliyordu.
Zaten meselenin püf noktası da buydu: bilinçli şekilde bilinçsizliği teşvik etmek ve sonra bir kez daha, biraz önce yaptığın hipnozun bilincinde olmamak. “Çiftdüşün” dünyasını anlamak için bile çiftdüşünden yararlanmak gerekiyordu.
Aralarında muhabbetten ya da partizanlıktan daha önemli olan bir anlayış bağı vardı. “Karanlığın olmadığı o yerde buluşacağız,” demişti. Winston bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu, sadece şu ya da bu şekilde bir gün gerçeğe dönüşeceğini biliyordu.
“En korkutucu olanı Sevgi Bakanlığı'ydı. Bir tane bile penceresi yoktu. Winston Sevgi Bakanlığı'na hayatında adım atmamıştı, hatta yarım kilometre yaklaşmışlığı bile yoktu.”
...boyaları ve sıvaları dökülmüş cephesiyle, içi simsiyah, nasıl açılıp kapandığı belli olmayan küçük pencereleriyle, içinde asırlardan beri kaç neslin ihtiraslarını, doğumlarını ve ölümlerini idrak etmiş taş evler sıralanıyordu.
Artık şenlik uzaklarda kalmıştır. Ve ışıklar yalan söylemektedir. Gece ise yakınında ve serindir. Ve ona doğru eğilen bir kadın, sorar: “Sen gece misin?” Kadın gülümsemektedir. O zaman erkek, beyaz elbisesinden utanır. Ve ister ki uzaklarda, yalnız başına ve silahlanmış olsun. Tepeden tırnağa silahlanmış.
– Verdiğim şiir kitabını okuyor musun? Selma bu sefer şüphe bırakmayacak bir vuzuhla* gülümseyerek önüne baktı ve hep alçak sesle: – Güzel... dedi, suya benzeyen şiirler... – Suya mı? – Suya bakarken insanın gözleri dalmaz mı? Hem bomboş görünür su, hem içinde neler vardır. Bu şiirler de öyle. Sade. Sade ve hem dolu.
Köroğlu babasını soydu, yıkadı, ona kokulu çiçeklerden bir kefen yaptı, mezarına indirdi, üstüne de mersin dalları koydu, toprakladı, atına bindi, çevirdi atın başını... Yumruğunu kaldırdı Boluya doğru salladı. Çamlıbele doğru ata acılı bir mahmuz salladı.
At, binicisine bağlıdır. Atın üstündeki binici cesursa, at da cesurdur. Düşünceli, dalgınsa, at da dalgın olur. Kederliyse, at da öyle. Sevinçliyse, at da sevinçli olur. Yılgınsa, at da öyledir.
“Kula kul olma, kulun emrine girme. Girersen, bil ki başına büyük belalar gelecektir. Kendi başına buyruk ol. Dünyayı güzel atlarla donatmaya devam et.”
...Hayallerle dolu alacakaranlık saatleri, ürkütücü kuşlar, mangle ormanlarının çürümüş yaprakları, hiç yaşamamış olduğu bir geçmişin yürekten duyulan anıları gibi gelmişti ona.
“Düşünceler kimsenin değildir,” dedi. işaret parmağıyla havada birbiri ardına bir sürü halka çizdi, sonra da sözünü tamamladı: “Tıpkı melekler gibi, oralarda uçuşur dururlar.”
“Bu arada," dedi Abrenuncio, “ona müzik çalın, evi çiçeklerle donatın, kuşların ötmesini sağlayın, denizde grubu seyretmeye götürün, onu mutlu edebilecek ne varsa yapın.” Sonra da şapkasını havada şöyle bir döndürerek, Latince bir özdeyişle vedalaşıp gitti. Ama bu kez markinin hatırı için çevirisini de yapmıştı: “Mutluluğun iyi edemediğini iyileştirecek ilaç yoktur.”
“Her insanın ölümü kendine aittir ve herkes kendi tarzını belirleyebilmelidir. Belki, yalnızca belki, insanın yaşamını elinden almaya ilişkin bir hak düşünülebilir. Ama insanın ölümünü elinden almaya kimsenin hakkı yoktur.”
“Ümit mi? Ümit en son kötülüktür!” Nietzsche adeta haykırmıştı. “İnsanca, Pek İnsanca adlı kitabımda ileri sürdüğüm gibi, Pandora’nın kutusu açılıp, Zeus’un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı: Ümit. O zamandan beri, yanlışlıkla kutuyu ve içindeki ümidi iyi şans olarak yorumladık. Fakat Zeus’un arzusunun, insanların kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.”
hakikat kendini hiçbir zaman, dediğinde ısrarcı olanın kollarına bırakmaz
“Hakikati,” diye devam etti Nietzsche, “ancak inanmayarak ve kuşku duyarak yakalayabilirsiniz, böyle çocuksu bir tavırla ‘keşke öyle olsa’ diyerek değil! Hastanızın Tanrının kucağında olma isteği hakikat değildir. Bu çocuksu bir istektir, hepsi o kadar! Bu ölmeme arzusudur.
Nietzsche’nin sesi heyecandan bir oktav yükselmişti. “Acı hakikatleri söyleyen bir öğretmen, rağbet görmeyen bir kâhin. Sanırım işte ben buyum.” Parmağıyla göğsünü göstererek cümlesindeki her sözcüğü tek tek vurguladı.
“Kimi zaman,” diye cevap verdi Nietzsche, “öğretmenler kimi zaman acımasız olmak zorundadır. İnsanlara böyle katı mesajlar verilmeli; çünkü yaşam da acımasız, ölüm de.”
Breuer daha önce de böyle hastalar görmüştü. Tehlikeliydiler. İyileşmiş gibi görünürlerdi, hatta bir bakıma iyileşirlerdi de: melankolik durumları hafiflerdi; bir kez daha yer, içer ve gülerlerdi. Ama bu iyileşme aslında ümitsizlikten kaçmanın yolunu artık bulduklarını gösterirdi.
Kendisini sık sık ‘ölümünden sonra tanınacak filozof diye tanımlar; henüz dünyanın tanımaya hazır olmadığı bir filozof... Gerçekten de yazmayı düşündüğü yeni kitabı bu temayla başlıyor; bilgelikle dolup taşmış bir kâhin olan Zerdüşt, insanları aydınlatmaya karar verir. Fakat kimse onun sözlerini anlamaz.
İnanç, kuşkunun karşıtıdır. İnanç ve kuşku, birbiriyle süreklilik içinde tanımlanabilecek iki bilgi türü değildir; zira bunlar bilişsel birer edim değildir, birbirine karşıt tutkulardır.