Hız uyuşturuyor. Artık her yerde ve hiçbir yerdeyiz. Orada ama buradayız. Dostumuzla sohbetteyiz ama telefonun veya sohbet ağının ucundayız. Aslında bütün varlığımızla bir yerde değiliz, parça parça orada ve buradayız. Anlaşmak için zaman gerekir, zaman ve mekân.Konuşmanın yanında susmak da gerekir,birbirinin söylediğine dikkat kesilebilmek,kalbini dostunun kalbine yaklaştırmak gerekir.İnsana ve gerçek hayata ayrılan zaman azaldıkça yabancılaşma çoğalıyor. Gerçek hayattan ayrışan bilinç, sanal ses ve sanal sohbetle uyuşuyor.
Sevginin parayla ölçülmediği ama çekinmeden harcanan paranın da sevginin varlığına kanıt olduğu zamanlarda yaşıyorduk. Parası olmayan iyi insanlar sevdiklerini duyguya boğuyor, olanlar ise sevdikleri için gerçekten para harcıyorlardı.
Hayat mecbur bırakmadıkça insan hayatı boyunca hayatını sorgulamıyordu, sorgulamak için bir sebep gerekiyordu. Hayat pek çok kişiye bu sebebi veriyordu aslında; tesadüf sandığımız karşılaşmalar, kaderin oyunu sandığımız olaylar hayatın GÖR deme biçimiydi.
İnsan, öleceğini bilen tek canlı olduğu gibi, yalnızlığının bilincinde olan tek varlıktı ve ömrü tıpkı ölümü inkar etmeye çalışmak gibi yalnızlığını inkar etmeye çalışmakla geçiyordu.
İnsanın kendisi hakkındaki bütün gerçekleri bilmesinin iyi bir şey olduğuna ilişkin yaygın kabul gören bir görüş var. Hiç katılmıyorum, iyi bir şey değil, insanın kendisi hakkında her şeyi bilmesi gerekmiyor; öğrenmesi halinde hayatının dengesinin bozulacağı, kişiyi dağıtıp bir daha kendine getirmeyecek gerçekleri bilmemesi çok daha iyi.
Batı dünyasının bilimselliğini sağduyu filtresinden geçirdikten sonra, doğruları kabul edip, yanlışları ayıklayıp, bizim kadim insanlık birikimimizle zenginleştirip bilim camiasına sunmak ... Kulağa ne hoş geliyor, değil mi?
Ve tabii ki zehrin panzehri gibi, yapılan bu yayınların tam tersi devreye girmeli, çocuklar cinsel farklılığın (kadın-erkek tabii farklılığının) getirdiği zenginlikler konusunda eğitilmelidir. Ve burası mühim; uygulanan ifsad algoritmaları yerine arındırıcı, düzeltici algoritmalar, anahtar sözcükler geliştirilmeli; onların kullandıkları şer metotları, hayırlı olanlarla yer değiştirmelidir. Çok yaratıcı, akıllı olmak zorundayız.
Çocuklar üzerine uygulanan strateji ayrıca, sembolik olarak görselleri, oyuncakları, giysileri, renkleri (gökkuşağı renkleri çok hınzırca hazırlanmış bir semboldür), şarkı sözlerini de kullanır ve her geçen gün yeni bir alan üzerinden cephe açar.
Sadece klasik Freudyen psikanaliz değil, birçok başka psikoterapi ekolleri de, yaptıkları sözde derinliğine analizlerde anne babaları bütün travmaların kaynağı olarak gösterme eğilimindedir. (...Mesela Irvin Yalom'un varoluşçu yaklaşımında olduğu gibi, geçmişte yaşananlar hiç özel olarak irdelenmeden de olumlu terapi sonuçları alınabilir.)
Gayrimeşru doğmuş bir nesil; meşru, dengeli, sevgi dolu ebeveyn ve aile ortamında yetişmiş bir nesle göre, tabii ki daha sevgisiz büyür ve buradan da çoğu psikolojik hastalıklar kaynaklanır. Mesela ABD' deki uyuşturucu ve madde bağımlılığının,yüksek alkolizm oranlarının en önemli sebeplerinden biri budur.
Sorunun sebebi belliyse çözümü de belli demektir. Sevginin, güzel ahlakın, anlamlı insan ilişkilerin yeniden yeşermesi gerek. Bu, şöyle bir savaşın ortasında, gürül gürül akan bir nehrin tersine yüzmeyi teklif etmek gibi geliyor kulağa. Ama sizce bir nehir hep aynı kuvvette mi akar?
Kasıtlı olarak hayvanların evlerde aile fertleri hatta çocuklar gibi,maalesef birer menfaat nesnesi (eğlendirici, itaatkar gibi) olarak yer bulduğu bir çağdan geçiyoruz. Barınaklar, sıkılınıp sokaklara atılmış "cins" köpeklerle dolu. Sevmek böyle bir şey mi gerçekten?
Daha önceleri, çeşitli sebeplerle yalnız yaşayan orta veya ileri yaştaki insanlarda, şimdilerde ise özellikle genç kadın ve erkeklerde, sevgi dolu anlamlı ilişkiler yaşayamamaktan kaynaklanan yoğun bir yalnızlık kaynaklı acı her geçen gün büyüyor. Sevgi, merhamet, güven, paylaşım, birlik gibi güzel haller yaşanamadığı için bu ihtiyacın bir şeyle telafi edilebilmesi gerekiyor.
Özellikle çocuklarda ve ergenlerde bu çok çabuk gerçekleşir. Doğru kavramların oluşması için kaliteli, ilgi çekici, çağa uygun içeriklerin üretilmesi şarttır.
İnsan; gördüğü, izlediği, hele de özdeşim kurduğu ve hayranlık duyduğu şeyi hiç fark etmeden sünger gibi çeker. Davranışlar, başta bilinçli ya da bilinçdışı şekilde, taklit ile oluşmaya, denenmeye başlar ve sonra kişide ona ait bir davranış haline dönüşüverir.
İnsan, "Bir"lik açlığı çeker ve tamamlanmak ister. Bu tamamlanma, büyük sistem öyle kurulduğu için, kadın ve erkeğin muhabbet dolu meşru birlikteliğiyle olur. Derin anlamsızlığın ve temel varoluş yalnızlığının dinmesi için insanın buna hava gibi, su gibi ihtiyacı vardır.
Ayrıca artan bencilliği düzeltmenin en etkili yolu olarak, erken yaşlardan başlayarak, ortaokul, lise çağındaki çocukları ve üniversite öğrencilerini hayır faaliyetlerine teşvik etmeliyiz. Mesela üniversitelerde lisans,lisansüstü, doktora öğrencilerine bir puanlama sistemi çerçevesinde, hayır projelerine katılmayı şart koşmalıyız.
Ve bu tutum neticesinde çocukları adeta kötürüm bıraktık; otuz-otuz beş ve hatta daha ötesi yaşlara geldikleri halde baba parası yiyen, istedikleri olmadığında öfke krizlerine giren, mutsuz ve kaygılı bir nesil ortaya çıktı.
"Aman çocuğun üstüne varmayın yoksa travmatize olur, dengesi bozulur." diye, belki de insanlık tarihinde eşi benzeri olmayan bencil, her şeye layık olduğunu ve her şeyi hak ettiğini zanneden, umursamaz bir nesil yetiştirdik. Çocuktaki bütün rahatsızlıkları anne babaların hataları üzerinden açıklamaya çalıştık ve ebeveyrılere hak etmedikleri oranda suçluluk duyguları yükledik.
"Terbiye konusunda yaptığımız en vahim hata, biz psikolog ve psikiyatrların kışkırtması ile, gelişim sürecinin her aşamasında çocuğa karşılığını vermeden her şeyi alabileceği izlenimini vermemizdir."
"İnsan ancak kendi kitabını okuduğunda, kendi nefsi ve manevi kalbi üzerinden doğru cevapları almaya başlar. İşte 21. yüzyılın gerçek bilimi, ruhsuz makinelerden değil, insanın bir rehber vasıtasıyla kendi kendini keşfetmesiyle ortaya çıkar."
"Onların dilinde söylersek; 100 milyar çipten (nörondan) oluşan insan zihnini kişiye özel bir bilgisayara benzetelim; bu bilgisayar zaman-mekan ötesi biricik, eşi benzeri olmayan ana bir ilahi bilgisayara bağlıdır. Hiçbir makine, katrilyonlarca hesap yapsa bile, bu zaman-mekan ötesi üst boyuttaki hesaplamaya, ilahi algoritmaya ulaşamaz."
"Büyük bir inatla, bağnaz materyalistler, insanın bir ruhu olabileceğini ve bu ruhun zamanmekan ötesi bir Büyük Yaratıcı ile bağlantı halinde olduğunu kabul edemezler."
"...müşahade ettiğim; geleceğe yönelik, sanki her şey olmuş bitmiş senaryoları, aslında bilinçdışının derinliklerinde potansiyel olarak ağır bir şekilde varlığını sürdüren, ölüm kaygısı ile bağlantılıdır; uçuk hayaller insanı güzel avutur."