Bizim için hüküm hep aynıdır. Kısa bir hükümdür: beklediğimiz ve inanamadığımız bir hüküm. Yalnız bizim için çıkarıldığını sandığımız, oysa sayısız kopyası olan ve ayrıntılara inmeyen bir hüküm.
Bir kitap buna dermiş ki: “Sen bu köyü kalkındıracak tek adamsın, burada onun için bekliyorsun.” O dermiş ki, kitaba: “Ben kendimi kalkındıramadım, halsizim, güçsüzüm. Bu güçsüz vücut bir köyü nasıl kalkındırsın?
Şimdi köyde, böyle üzüntülerden habersiz, rahat rahat oturan kardeşlerimi düşünüyorum da, acaba şu okumak dedikleri şey, dertsiz başa dert midir diyorum kendi kendime.
(...) bu memleketi tanımıyorlar; onun için gerçekleriyle hallü hamur olmadıkça köyü bildiğimizi iddiadan, onun adına avukatlık etmekten vazgeçelim bari.
Elimiz, yüzümüz, ağzımız, burnumuz hep sıvalı saman tozuyla. Bari karnımıza giden biraz temiz olsa! Nerde? Yemeğin de üst tabakası saman ve tozdan bir kaymak tutmuştur.
En küçük bir çıkar karşısında, insanları on kilometre ötesindeki kardeşlerine düşman eden cehalet ve ah! Anadolu'nun ezelden beri çözülemeyen karışık toprak sorunları.
Hemen unutmadan söyleyeyim. Alfabede, “Baba bana bal al” cümlesini okurken sordum: Elli altı öğrenci içinde, yalnız bir tanesi bal görmüş. Gerisi bilmiyor.
Kadınlar yalınkat giyindikleri halde soğuğa alışık. Hayvana bakmak, sulamak, eve su getirmek gibi işler genelde onlardadır. Erkeklerse boş oturmaktan titrerler hep kış boyu.
Bir kitapta “Geç gelen aşk güzeldir” diye bir şey okumuştum vaktiyle. Kitaplar öyledir. Sessizce kitaplıkta dururlar Ama bir gün açıp bir cümle okur ve yok yere o cümleye veya yalana inanırsın. Ben de öyle yaptım.
Çünkü her hikâye, dinleyen ve anlatan arasında kendince bir eşitlik isterdi. Belki de bu yüzden bütün iyi hikayeciler yüksek bir tahta çıkmak yerine diz kurup kalabalığın tam ortasına otururlardı. Okuruna tepeden değil, kalbinin içinden bakan yazarlar da öyle yaparlardı muhtemelen.
O güzel mektupları yazan Barana'nın neden kitap okumayı sevmediğini,kütüphaneciden neden kitap almadığını bir türlü anlayamadım. Galiba kitaplar ona hayal kurduruyordu ve o artık hiçbir hayalinin gerçek olmayacağının bilincindeydi.
Birbirlerini çok seven, çok isteyen, çok özleyen ama türlü nedenlerle birbirlerine dokunamayan, uzaktan uzağa hasretle bakan eski sevgililer gibi herkesin içinde gözlerimizle sevişiriz
Bizi içeri haps etmişlerdi, harfleri de kağıda. Yazmak, konuşmanın susturulmuş, bir kağıt üzerine hapsedilmiş halinden başka neydi ki zaten. Biz bir gün bavulumuzu alıp dışarı çıkardık, muhakkak ama harfler o kağıt üzerinde tutuklu kalmaya devam ederdi.
"insanız sonuçta. Psikoloji diye bir şey var. Dayanamadı delirdi besbelli"
"Psikoloji ne lan!" dedi Reco Dayı, "psikoloji diye bir şey yoktur. Erkekler kadın kısmı kadar karmaşık değillerdir. Erkek dediğin ya açtır ya uykusu gelmiştir ya da kadına gideceği tutmuştur, hepsi bu."