Göğün eteğinde otlayan keçilere gözümü bağışladım. Bunu neden yaptığımı bilmiyordum.
Belki insan, artık görmek istemediği bir dünyayı başkasının gözlerine emanet eder.
Onlara bakarken, dünyanın onların gördüğü yerden nasıl göründüğünü merak ettim. Sonra kendi gözlerimin bana ait olmadığını fark ettim. Sanki biri onları yıllar önce yerinden sökmüş, yerine iki küçük korku yerleştirmişti.
Beni bıraktıkları yerde görmek diye bir şey yoktu zaten.
Beni oraya bırakırken cebime bir avuç kül, çalışmayan bir pusula ve kime ait olduğunu bilmediğim bir nabız koymuşlardı.
“Bundan sonrası senin,” demişlerdi.
İnsanlara söylenebilecek en büyük yalanlardan biridir bu.
İnsan, kendisine bırakılan hayatı kendi hayatı sanıyor.
Oysa benim hayatım benden önce başlamış bir cümlenin ortasında doğmuştu. Başkasının ağzında çiğnenmiş, anlamı bozulmuş, sonra bir duvarın arkasına tükürülmüştü.
Ben yalnızca o cümlenin içinde büyümüştüm.
Bir gün kendimi bulduğumda kendimi tanımadım.
Bir insanın kendi yüzüne ilk kez rastlaması gibi korkunç bir şey yoktur.
Aynaya baktım.
Ayna beni tanımadı.
Ona adımı söyledim.
Ayna güldü.
Sonra bütün aynalar birbirlerine telefon açıp benim hakkımda konuşmaya başladılar.
Birinin ağzından çocukluğum düştü.
Bir başkasının cebinden annemin sustuğu gün çıktı.
En uzaktaki ayna, hiç görmediğim bir geleceği kırıp ayaklarımın önüne bıraktı.
Cam parçalarının içinde kendimin henüz yaşamamış hâllerini gördüm.
Hepsi benden daha yorgundu.
Bir tanesi bana baktı ve ağzını açmadan şunu söyledi:
“Bizi sen yaptın.”
O gece ilk defa korktuğum şey geçmişim değildi.
Kendimdi.
Dizlerimin üzerine çöktüm.
Camları ellerimle topladım.
Her parçada başka bir yüzüm vardı.
Birinde çocuk.
Birinde kız.
Birinde yabancı.
Birinde sevildiğine inanmayan biri.
Birinde, daha kimse kendisine zarar vermeden insanlardan nefret etmeyi öğrenmiş biri.
Sonuncusunu uzun süre elimde tuttum.
Sonra elim kanadı.
O zaman anladım ki;
“Bazı aynalar insanı göstermez. İnsanın başkalarına gösterdiği hâli gösterir.”
Ve ben yıllardır kendi yüzümü değil, kendimi savunmak için icat ettiğim insanı taşıyordum.
O gece kendime sordum:
“Bunca zamandır kimi koruyorsun?”
Cevap gelmedi.
İçimde yalnızca eski bir kapının gıcırtısı duyuldu.
Kapıyı açtım.
İçeri girdim.
İnsan kendi içine girince kapıyı arkasından kilitlememeli.
Ben kilitledim.
Anahtarı da yuttum.
Mideme metal bir kuş yerleşti.
Her kanat çırpışında geçmişimden bir oda yıkıldı.
Bir odada babamın sesi vardı.
Bir odada hiç söylenmemiş bir özür.
Bir odada annemin söylemediği bir cümle yıllardır tavandan sarkıyordu.
Bir odada ise beni sevdiğini söylemek için yıllarca beklemiş ve sonunda dili çürümüş bir çocuk vardı.
Onu kucağıma aldım.
Bana baktı.
“Sen misin?” diye sordu.
“Hayır,” dedim.
“Peki kimsin?”
Cevap veremedim.
Çocuk başını göğsüme yasladı.
“Beni buradan çıkar.”
“Çıkaracağım.”
“Ne zaman?”
“Bilmiyorum.”
“Ya unutursan?”
İşte o zaman ağladım.
Bilirim, insanın en eski korkusu unutulmak değildir.
Kendisini kurtaracağına söz verdiği hâlde kendisini yine yarı yolda bırakmaktır.
Çocuğu kucağımda taşıdım.
Yıllarca.
Her gün başka bir duvar ördüm.
Sabahları bir tuğla.
Akşamları bir sessizlik.
Bir gün baktım, etrafımda bir ev değil, bir hapishane vardı.
Sonra daha korkunç olanı fark ettim.
Hapishanemin mimarı da bendim.
Mahkûmu da.
Gardiyanı da.
Anahtarı taşıyan da.
Ben.
Ne korkunç bir kalabalık.
O gün öğrendim:
İnsan bazen kendisini başkalarının yaptıklarından değil, kendi içinde tekrar tekrar yaptıklarından kaybeder.
Bana öğretilmiş bütün merhametleri söktüm.
Bana yakıştırılmış bütün isimleri banyoda yıkadım.
Başkalarının gözlerinde büyüttüğüm o sahte insanı boğazından tutup kendi gölgemin içine attım.
Çığlık attı.
“Ben sensin,” dedi.
“Biliyorum.”
“Bensiz yaşayamazsın.”
Uzun süre yüzüne baktım.
Sonra:
“Öyleyse öleceğiz,” dedim.
Bunu söylediğim anda gökyüzü aşağı doğru eğildi.
Bulutlar yere döküldü.
Keçiler başlarını kaldırıp bana baktı.
Onlara ikinci gözümü de verdim.
Artık tamamen kördüm.
İlk defa gerçekten görmeye başladım.
Karanlık bazen gözün kapandığı yer değildir.
Bazen başkasının tarif ettiği dünyadan kurtulduğun yerdir.
Ve o karanlığın içinde bir soru doğdu.
Öyle küçük bir soruydu ki önce duymadım.
Sonra büyüdü.
Kaburgalarımın arasına yerleşti.
Uykumda konuştu.
Uyandığımda ağzımda tadını buldum.
Beni bıraktıkları yerde kendimi nasıl doğuracağım?
Bu sorunun cevabını kimse bilmiyordu.
Beni bırakanların hiçbiri geri dönmedi.
Belki de dönmelerini beklemek, doğmamış bir çocuğun kendi annesini beklemesi kadar anlamsızdı.
Ben artık bekleyemezdim.
Kendimi doğurmak zorundaydım.
Kendimi doğurmak acımadı sanmayın.
Acıdı.
Öyle bir acıydı ki mahalledeki bütün saatler aynı anda durdu.
Deniz kıyıya vurmayı bıraktı.
Çorba tencerede kaynamaktan vazgeçti.
Ölüler mezarlarından başlarını çıkarıp “Ne oluyor?” diye baktılar.
Ben cevap vermedim.
O sırada içimde bir kapı açılıyordu.
Ve kapının ardında hiçbir şey yoktu.
Hiçbir şey.
Ne kader.
Ne anlam.
Ne işaret.
Ne de beni bekleyen kutsal bir cevap.
Sadece ben vardım.
Ve insanın kendisiyle baş başa kalması, bütün tanrılardan daha ağır bir yalnızlıktır.
Dizlerimin üzerine çöktüm.
İçimden bir şey çekip çıkarmaya başladım.
Önce ellerim geldi.
Sonra yüzüm.
Sonra çocukluğum.
Sonra yıllardır söyleyemediğim cümleler.
Sonra bir sürü gereksiz korku.
Sonra başkalarının bende bıraktığı parmak izleri.
Sonra bana ait sandığım ama hiç sahip olmadığım hayat.
En son kalbim geldi.
Kalbimi elime aldığımda hâlâ çalışıyordu.
Ona baktım.
“Bunca zamandır sen miydin?” dedim.
Kalbim cevap vermedi.
İyi ki vermedi.
Ve artık her şeyin bir anlamı olduğuna inanmak istemiyordum.
Kalbim yalnızca etten ibaretti.
Kırmızı.
Sıcak.
Aptalca ısrarcı.
Onu göğsüme geri koydum.
Sonra kendimi doğurdum.
Nasıl olduğunu anlatmayacağım.
Bazı doğumlar anlatılınca küçülür.
Sadece şunu söyleyebilirim:
İçimden çıktığımda üzerimde bana ait olmayan bütün hayatların kanı vardı.
Çıplaktım.
Çirkindim.
Korkuyordum.
Dişlerim titriyordu.
Gökyüzü hâlâ keçilerin üzerinde asılıydı.
Dünyanın hiçbir yerinde benim için hazırlanmış bir yer yoktu.
Ve ilk kez bundan memnun oldum.
Artık beni bırakabilecekleri bir yer yoktu.
Kendimi yanımda taşıyordum.
Bir süre yolun kenarında durdum.
Göğe baktım.
Gökyüzü bana bakmadı.
İyi ki bakmadı.
Bütün hayatım boyunca birilerinin beni görmesini beklemiştim.
O gün görülmemeyi seçtim.
Sonra yürüdüm.
Arkamdan eski ben geldi.
Bir süre takip etti.
Sonra yoruldu.
Sonra küçüldü.
Sonra bir karınca kadar kaldı.
Sonra toprağın içine girdi.
Ben yürümeye devam ettim.
Ta ki bir gün durup arkamdaki sessizliğe bakana kadar.
İşte asıl doğumum o zaman başladı.
İlk kez kendime şu soruyu sordum:
Bana yapılanları neden yıllardır hatırlıyordum da bana yapılmayanları neden hiç hatırlamıyordum?
Bana zarar verenleri sayabiliyordum.
Peki ya bana zarar vermeyenleri?
Beni sevdiği hâlde kendimi korumak uğruna uzaklaştırdığım insanları?
Elimi tutmaya çalışıp, ben geçmişten gelen bir el sanarak geri ittiğim elleri?
Beni incitmeyen insanlara neden incitecekmiş gibi davrandığımı?
Neden iyiliği bile bir tehdit gibi karşılamıştım?
Neden biri bana yaklaşınca, onun yüzünde henüz yapmadığı kötülüklerin izini aramıştım?
Bunu düşündüğüm gece içimde hiçbir kapı açılmadı.
Hiçbir gökyüzü eğilmedi.
Hiçbir ölü mezarından çıkmadı.
Sadece sessizlik vardı.
Ve o sessizlikte ilk kez kendimden utandım.
İnsan bazen kendisine yapılan kötülüklerden utanmaz.
Ama kendisine yapılmayan bir kötülüğü başkasına yaptığını anladığında...
İşte o zaman bütün mazeretler ölür.
Ben bazı insanları kendi yaralarım yüzünden değil,
yaralarımı onlara miras bıraktığım için kaybetmiştim.
Bunu kabul etmek, kendimi doğurmaktan daha çok acıttı.
Artık suçlayacak bir yer kalmamıştı.
Çocukluğumu suçlayamazdım.
Babamı.
Annemin sessizliğini.
Beni bırakanları.
Kaderi.
Tanrıyı.
Dünyayı.
Hepsini suçlayabilirdim.
Ama kendimi aklayamazdım.
O gece aynanın karşısına geçtim.
Ayna bu kez beni tanıdı.
Gülümsediğini sandım.
Meğer yüzüm titriyormuş.
Elimi cama koydum.
Karşımdaki insan da elini koydu.
İlk kez ona dokunmak istedim.
Ama aramızda cam vardı.
Sonra anladım.
Bütün hayatım boyunca insanlarla arama koyduğum şey buydu.
Onların beni kırmasından korkarken,
onlara dokunmalarına bile izin vermemiştim.
Camı kırmadım.
Elimi de çekmedim.
Öylece kaldım.
Bazı şeyler kırılarak düzelmez.
Bazı duvarların önce varlığını kabul etmek gerekir.
Sabaha karşı dışarı çıktım.
Keçiler hâlâ oradaydı.
Gökyüzü hâlâ onların üzerindeydi.
Ben artık gözlerimi geri istemiyordum.
İlk kez nereye baktığımı biliyordum.
Beni bıraktıkları yere baktım.
Orada küçücük bir çocuk vardı.
Dizlerinin üzerinde oturuyordu.
Beni beklemiyordu.
Artık kimsenin geleceğine inanmıyordu.
Yanına oturdum.
Hiçbir şey söylemedim.
Çocuk bana baktı.
“Geç kaldın,” dedi.
“Biliyorum.”
“Beni niye bu kadar beklettin?”
Cevap veremedim.
Bazı soruların cevabı yoktur.
Bazı cevaplar yalnızca insanın yüzünde yaşlanır.
Çocuğun başını omzuma yasladım.
Bu kez ona söz vermedim.
Onu kurtaracağımı söylemedim.
Bir daha asla bırakmayacağımı da.
Sadece yanında oturdum.
Belki insanın kendisine verebileceği en büyük söz budur:
Gitmemek.
Güneş yükselirken çocuk yavaşça kayboldu.
Ben kaldım.
Gökyüzü kaldı.
Keçiler kaldı.
Bir avuç kül.
Çalışmayan bir pusula.
Ve kime ait olduğunu hâlâ bilmediğim bir nabız.
Pusulayı yere bıraktım.
Külü rüzgâra verdim.
Kalbimi göğsümde dinledim.
Sonra yürüdüm.
Bu kez arkamdan eski ben gelmedi.
Onu öldürmemiştim.
Sadece artık onunla yaşamıyordum.
Ve belki insan bazen kendini geride bırakmaz.
Kendisinden geriye kalanları geride bırakır.
Benim doğumum böyle oldu.
Bir çığlıkla değil.
Bir cevapla değil.
Bir mucizeyle hiç değil.
Beni bıraktıkları yerde.
Kimsenin gelmediği yerde.
Kimsenin beni kurtarmadığı yerde.
Kendimi kendimden söküp,
yine kendimin içine koyduğum yerde.
Ve o gün anladım:
İnsan bazen kendisine zarar verenlerin çocuğu değildir.
Bazen kendisine zarar vermeyenlerin yarası olur.
Ben artık kimseyi suçlamadan yaşamayı bilmiyordum.
Ama öğrenebilirdim.
Belki hayat dediğimiz şey de budur.
İnsanın, kendisine yapılanları unutmadan,
kendisine yapılmayan kötülüklerin hesabını başkalarından sormayı bırakması.