Her insan kendi tırnağını kestiğinde, bilmeden bir çocuğun doğumunu tamamlıyor, ardından o çocuğun ilk ağlamasını kendi kemiklerinin içinde taşıyor ve hayatının geri kalanında hiçbir doktora tarif ede...
Bunu ilk gördüğümde korkmadım; insan bazen korkunun kendisinden önce gelen o tuhaf boşluğa düşüyor, gördüğü şeyin korkunçluğunu kabul edebilmesi için zihni birkaç saniyeliğine bedeninden ayrılıyor, ben de çocukların ellerine bakarken önce tırnaklarının neden olmadığını anlamaya çalıştım, sonra her parmağın ucundaki derinin alışılmış pembe renginden daha beyaz olduğunu fark ettim, ardından o beyazlığın altında incecik bir hareket gördüm ve işte o anda gece boyunca uyumadığımı, gözlerimin yorulduğunu, gördüğüm şeyin damar atımı olabileceğini, ışığın gözümün içinde kırılmış olabileceğini kendime anlatmaya başladım, insanın aklı bazen gerçeği reddetmek için ne kadar zarif yalanlar üretebiliyor, ben de o yalanlardan birini seçip çocuğun elini avucuma aldım.
O anda diğer çocukların ellerinden de aynı ses geldi.
Önce çok hafifti.
Tırnağın olmadığı yerde oluşan ince bir sürtünme.
Sonra küçük tıklamalar.
Sonra yüzlerce minik parmağın aynı kapıya içeriden vurduğu o kuru, sabırsız ses.
Çocukların ellerini tek tek masanın üzerine bıraktım.
Hiçbirinin tırnağı yoktu.
Fakat her parmağın ucunda küçük bir kapı vardı.
Bir kapının neye benzediğini bilen insan, onu gördüğünde başka bir şey sanamaz; derinin altında iki yana doğru açılan ince çizgiler, ortasında birleşen küçücük bir eşik, eşiğin gerisinde karanlık, karanlığın içinde ise bazen bir gözün beyazlığı beliriyordu.
İlk göz bana baktığında çocuğun elini bıraktım.
İkinci göz açıldığında odadaki bütün ışık söndü.
Üçüncü göz açıldığında çocuklardan biri ağlamaya başladı.
Dördüncü gözde ağlamayı bıraktı.
Beşinci gözde çocuk gülümsedi.
Altıncı gözde ben kendi ellerime baktım.
Tırnaklarım yerindeydi.
Hepsi yerindeydi.
On parmağımın ucunda on tırnak.
Normal.
Sağlıklı.
Bana ait.
Öyle sanmıştım.
Başparmağımın tırnağının altında çok ince bir beyazlık gördüm.
Tırnağın dibinden başlayıp yukarı doğru uzanan, çıplak gözle zor seçilen bir çizgi.
Parmağımı çevirdim.
Çizgi kayboldu.
Işığa tuttum.
Yeniden ortaya çıktı.
Sonra çizginin ortasında küçücük bir kıpırtı oldu.
Ben nefesimi tuttum.
O da tuttu.
İçerideki şey benim nefesimi taklit ediyordu.
Tırnağımı kesmek için makası elime aldım.
Çocukların hepsi aynı anda başlarını kaldırdı.
Hiçbiri konuşmadı.
Yalnızca baktılar.
Makası tırnağıma yaklaştırdığımda odanın içinden bir ses yükseldi.
Çığlık değildi.
Daha kötüydü.
Birbirinden habersiz yüzlerce bebeğin aynı anda uykusunda dönmesi gibi, henüz kelimeye dönüşmemiş bir huzursuzluk, kemiklerin içinde gezinen küçük bir sürtünme, insanın dişlerinin kökünde hissedebileceği kadar derin bir titreşim.
Makasın ağzını kapatamadım.
Çünkü tırnağın altındaki çizgi artık çizgi değildi.
Bir eldi.
Küçük bir el.
Parmakları kıvrılmış.
Tırnağın altında değil, tırnağın arkasında duruyordu.
Ve ben Joel’in çocuklarının neden tırnaklarını kesmekten korktuğunu değil, neden tırnaklarını uzattığını anladım.
Ben bunu düşünürken başparmağımın altında bir şey hareket etti.
Önce bir diz.
Sonra bir omuz.
Sonra alnını tırnağın iç yüzüne dayayan küçücük bir baş.
Gözlerini açmadı.
Ben açmasını istemedim.
Açtı.
Ve bana baktı.
O kadar küçük bir yüzdü ki insan onu bir insan yüzü olarak kabul etmek istemiyordu; bir tırnağın altında insan yüzü bulunması, dünyanın bütün kurallarını tek başına bozabilecek kadar yanlış bir şeydi, fakat o yüz bana baktığında gözlerinin içinde yaş vardı ve o yaş tırnağın altında aşağı doğru birikti, etin içine sızdı, damarlarımdan yürüyerek bileğime kadar indi.
Sonra çocuk fısıldadı.
“Beni çıkarma.”
Makası bıraktım.
Çocuk devam etti.
“Daha kardeşim doğmadı.”
O cümleden sonra hiçbir şey aynı kalmadı.
Çünkü tırnağın altında tek bir çocuk olmadığını anladım.
O küçücük bedenin arkasında başka bir karanlık vardı.
Karanlığın içinde başka bir baş.
Başın arkasında başka bir baş.
Sonra başka bir tane.
Birbirlerine sarılmışlardı.
Birbirlerinin üzerine yatmışlardı.
En arkadaki çocuk en öndekinin saçını tutuyordu.
Öndeki çocuğun boynuna sarılan bir baş daha vardı.
Daha geride yüzünü göremediğim bedenler birbirlerinin kemiklerine tutunuyor, tırnağın altında kendilerine ayrılan o daracık dünyayı paylaşmaya çalışıyorlardı.
Ben saymaya başladım.
Üç.
Yedi.
On bir.
On dokuz.
Sonra saymayı bıraktım.
Çünkü içeridekilerden biri elini kaldırdı.
Bana beş parmağını gösterdi.
Sonra diğer elini kaldırdı.
Beş parmak daha.
Ardından arkasındaki çocuk da ellerini kaldırdı.
Sonra onun arkasındaki.
Sonra bir başkası.
Tırnağın altında yüzlerce küçük el açıldı.
Ve hepsi aynı anda bana aynı şeyi gösterdi.
On parmak.
Benim on parmağım.
Onların on parmağı.
Sonra anladım.
Joel’in çocukları çoğalmıyordu.
Bölünüyordu.
Bir çocuk tırnağın altında doğduğunda kendisinden bir parça daha bırakıyor, o parça başka bir çocuğa dönüşüyor, o çocuk kendi içinden başka bir çocuk çıkarıyor, her yeni çocuk bir sonraki için bedenini oda yapıyor, cehennem büyüdükçe çocuklar küçülüyor, çocuklar küçüldükçe birbirlerinin içine giriyor ve sonunda tek bir tırnağın altında bir ailenin değil, bir dünyanın tamamı yaşamaya başlıyordu.
Ben hâlâ başparmağımı tutuyordum.
Çocukların en küçüğü yanıma geldi.
Elimi tuttu.
Parmağıma baktı.
Sonra yüzü değişti.
“Geç kalmışsın,” dedi.
Neye geç kaldığımı sordum.
Bu kez bana cevap vermedi.
Başparmağımı gösterdi.
Tırnağın altında artık yalnızca çocuklar yoktu.
Bir kapı vardı.
Kapının üzerinde Joel’in adı yazıyordu.
Fakat yazı dışarıdan görünmüyordu.
İçeriden yazılmıştı.
Tırnağın etine.
Kanla değil.
Tırnakla değil.
İnsan derisinin hatırlayabileceği en eski şeyle.
Ve o anda kapının öte tarafından üç kez vuruldu.
Tak.
Tak.
Tak.
Çocukların tamamı sustu.
Ben de sustum.
Dördüncü vuruş gelmedi.
Onun yerine başparmağımın içinden bir ses duyuldu.
Benim sesim.
Fakat ben konuşmuyordum.
“Kapıyı aç.”
Başparmağımı yüzümden uzaklaştırdım.
Ses yeniden geldi.
“Kapıyı aç.”
Bu kez çocukların hepsi ağlamaya başladı.
Ben makası yeniden elime aldım.
Çocuğun biri bileğime sarıldı.
“Kesersen onu öldürürsün.”
“Kim?”
Çocuk başını kaldırdı.
Gözlerinin içi bomboştu.
“Joel.”
Makası düşürdüm.
O anda bütün tırnaklar aynı anda uzamaya başladı.
Çocukların parmak uçlarından beyaz kemiksi tabakalar çıktı, etin üzerine kapanıp büyüdü, masaya değdi, masayı çizdi, zemine indi, odanın duvarlarına tırmandı ve birkaç saniye içinde bütün oda tırnaklardan örülmüş bir kafese dönüştü.
Sonra en küçük çocuk ağzını açtı.
İçinden başka bir çocuk çıktı.
O çocuk da ağzını açtı.
Onun içinden başka biri çıktı.
Bir başkasının içinden bir başkası.
Doğum değildi bu.
Doğumun tersiydi.
Çocuklar birbirlerinin içinden çıkmıyorlardı.
Birbirlerinin içine giriyorlardı.
Ve ben o gece ilk kez Joel’in cehenneminin nerede olduğunu gördüm.
Bir mezarın altında değildi.
Bir evin içinde değildi.
Bir çocuğun bedeninde bile değildi.
Joel’in cehennemi, insanın kendi bedenini hâlâ kendisine ait sandığı yerde başlıyordu.
Başparmağımın altında kapı yeniden vuruldu.
Bu kez içeriden değil.
Benim tarafımdan.
Tak.
Tak.
Tak.
Ve ses bu kez benim sesim değildi.
Bir çocuğun sesi de değildi.
Yaşlı bir adamın sesi hiç değildi.
Ses yalnızca şunu söyledi:
“Joel, çocuklarını almaya geldi.”
Ben o anda kendi tırnağımı gördüm.
Tırnağımın ucunda küçücük bir çatlak oluşmuştu.
Çatlağın içinden ışık sızıyordu.
Işığın arkasında bir yüz vardı.
Yüz bana bakıyordu.
Gülümsüyordu.
Ve yüzün alnında, doğduğu günden beri orada olduğunu anladığım tek bir kelime yazıyordu: