Her insan kendi tırnağını kestiğinde, bilmeden bir çocuğun doğumunu tamamlıyor, ardından o çocuğun ilk ağlamasını kendi kemiklerinin içinde taşıyor ve hayatının geri kalanında hiçbir doktora tarif ede...
Joel’in adını ilk kez bir çocuğun elini yıkarken duyduğumda, suyun altında küçücük bir şeyin tırnağın dibinden çekilip etin içine geri saklandığını görmüştüm; öyle küçük, öyle beyaz, öyle canlı bir hareketti ki gözümün yanıldığını düşündüm, insan gözünün bazen kendisini korumak için görmediği şeyleri gördüğüne inanmak daha kolaydır, ben de çocuğun parmağını musluğun altından çekip havluya sardım ve o küçücük eli avucumun içinde tutarken tırnağın altında biriken beyazlığın kir olmadığını, derinin altında dolaşan bir şeyin tırnağın saydamlığını içeriden yokladığını fark ettim.
Çocuk bana bakmıyordu.
Bana bakmaması daha kötüydü.
Sanki elinin içinde yıllardır yaşayan birinin uyanmasını bekliyordu da ben yalnızca yanlış zamanda oraya gelmiş bir yabancıydım.
Tırnağına dokunduğumda parmağını çekmedi; aksine elini biraz daha açtı, avucunu bana teslim eder gibi değil de bir yaranın dikişlerini göstermek ister gibi parmaklarını tek tek serdi önümde ve serçe parmağının tırnağında, ışık vurmadığı hâlde içeriden parlayan ince bir çizgi gördüm, çizgi tırnağın ucundan başlamıyor, kökünden yükseliyor, etin içinden geçerek ay ışığının altında donmuş bir solucan gibi yukarı doğru ilerliyor, sonra tam ortada durup iki yana ayrılıyor, ben ne olduğunu anlamaya çalışırken çocuğun diğer elini de uzattığını gördüm.
İki el.
On parmak.
Yirmi tırnak.
Yirmi küçük kapı.
O gece ilk defa Joel’in çocuklarından söz edildi.
Adı söylenirken odadaki herkes sustu.
Ben de sustum.
Bir çocuğun adını söyler gibi değil, ölmüş bir organın adını anar gibi söylediler Joel’i; seslerinde korkudan çok utanma vardı, insanın kendi bedeninde sakladığı bir şeyi başkasına gösterirken duyduğu o eski, hayvani utanma, derinin altından gelen ve hiçbir doktorun teşhis koyamadığı bir hastalığın utancı.
Sonra çocuğun elini yeniden tuttum.
Tırnağın altındaki çizgi kaybolmuştu.
Yerinde küçücük bir hilal kalmıştı.
Tam o sırada çocuk ilk kez konuştu.
“Kesme.”
Ne kesmem gerektiğini sormadım.
Çocuk da açıklamadı.
Yalnızca elini kapattı.
Ve ben, o küçücük parmakların birbirine kapanışında, tırnakların birbirine değdiği o kuru ve ince seste, dünyanın en küçük kapılarından bazılarının aynı anda içeriden kilitlendiğini duydum.
O günden sonra Joel’in çocuklarının tırnaklarına bakmaya başladım.
Her birinde başka bir şey vardı.
Birinde incecik bir saç teli.
Birinde diş gibi sertleşmiş beyaz bir parça.
Birinde, etin içine doğru kıvrılmış küçücük bir parmak izi.
Birinde ise hiçbir şey yoktu.
En korkuncu oydu.
O çocuğun tırnağı tertemizdi.
Üzerinde çizik yoktu.
Lekesi yoktu.
Ay şeklindeki beyazlık bile yoktu.
Fakat çocuk elini masanın üzerine bıraktığında tırnağının altında bir şeyin nefes aldığını gördüm.
Tırnak hafifçe yükseldi.
Sonra indi.
Yükseldi.
İndi.
Çocuk bunu fark etmiyordu.
Ben fark ediyordum.
Ve o anda anladım ki Joel’in cehenneminde çocuklar tırnaklarının altında saklanmıyordu.
Tırnaklar çocukların üzerinde kapanıyordu.
Aradaki farkı anladığımda artık çok geçti.
Çocuğun tırnağını kaldırmaya çalıştım.
Et, tırnağın altından ayrılmadı.
Bir insan bedeninin kendi parçasını bırakmak istemediğini sanırsın, oysa bazı bedenler kendilerine ait olmayan şeyi daha sıkı tutar; tırnağın altındaki et gerildi, çocuğun parmağından ince bir kan çizgisi yürüdü ve o kanın içinden bir ses geldi.
Ağlama değildi.
Konuşma da değildi.
Bir çocuğun henüz doğmadan önce annesinin içinden çıkardığı ilk sesti.
O sesi duyduğumda elim titredi.
Çocuk ise gülümsedi.
Sonra bana dönüp,
“Joel uyandı,” dedi.
Ve bütün odadaki çocuklar aynı anda ellerini açtı.
Tırnaklarını gösterdiler.
O gece ilk kez gördüm onları.
Tırnakların altında değil.
Tırnakların gerisinde.
Her çocuğun parmağında, etle kemik arasında, bedenin hiçbir anatomi kitabında bulunmayan başka bir beden büyüyordu; küçücük başlar parmakların içinden birbirine sokuluyor, omuzları kemiklere yaslanıyor, dizleri damarların arasına kıvrılıyor, kimi henüz yüzünü tamamlayamamış, kimi gözlerini çoktan açmış, kimi de ağzını açıp dışarıdaki çocuğun nefesini taklit ediyordu.
Joel’in çocukları doğmuyordu.
Onlar kesiliyordu.
Her tırnak kesildiğinde cehennem biraz daha genişliyor, her düşen tırnak parçası bir kapının önüne bırakılmış küçük bir tabut gibi toprağa değmeden önce açılıyor, içinden bir çocuk çıkıyor ve çıkan her çocuk, dünyaya geldiği ilk anda kendi tırnağını ağzına götürüp onu kemiriyordu.
Bunu görenlerin çoğu tırnağın yenmesini korkunç buldu.
Ben başka şeyi gördüm.
Çocuk tırnağını kemirirken ağlamıyordu.
İçerideki çocuk ağlıyordu.
Ve o ağlama dışarıdan duyulmuyordu.
Yalnızca kesen kişi duyuyordu.
Joel’in cehennemini asıl cehennem yapan da buydu.
Her insan kendi tırnağını kestiğinde, bilmeden bir çocuğun doğumunu tamamlıyor, ardından o çocuğun ilk ağlamasını kendi kemiklerinin içinde taşıyor ve hayatının geri kalanında hiçbir doktora tarif edemeyeceği o ince sızıyı, geceleri parmak uçlarından kalbine yürüyen o tarifsiz sancıyı başka bir hastalığa benzetiyordu.
Ben artık tırnak kesmiyorum.
Hiçbir çocuğun tırnağına dokunmuyorum.
Joel’in çocuklarından biri elini uzattığında, elimizi birbirimize değdirmeden önce onun parmaklarına bakıyorum.
Bazen tırnağın altında bir yüz beliriyor.
Bazen iki göz.
Bazen küçücük bir ağız.
Bazen hiçbir şey.
Ama en kötüsü hâlâ o tertemiz tırnaklar.
Onlara baktığımda içeride ne kadar çocuk olduğunu sayamıyorum.