Sizlere bu kitabımda NURU PAŞA (NURİ KİLLİGİL): Baş karakter. Cesur, özverili ve duygusal bir kişilik. "Bakü'nün fatihi" olmasının yanı sıra, hayatının sonuna kadar Azerbaycan'ın bağımsızlığına sadık ...
Aralık 1948, Haydarpaşa Garı – İstanbul Ankara Ekspresi, devasa demir bir canavar gibi buharlar püskürterek Haydarpaşa Garı’nın heybetli gölgesine yanaştığında, sabahın ilk ışıkları Haliç’in karşı kıyısındaki minarelerin uçlarını soluk bir altın rengine boyuyordu. Lokomotifin pistonlarından yayılan keskin çelik ve kömür kokusu, denizin iyotlu rüzgârıyla birleşerek perona doluyordu. Garın o gotik, vakur mimarisi, sanki yüzlerce yıllık sırları saklayan dilsiz bir şahit gibi dikiliyordu denizin kıyısında. Nuru Paşa, kompartımanının penceresinden dışarı bakarken, perondaki kalabalığı değil, zihninin en kuytu köşelerindeki karlı dağları, Karabağ’ın o sarp uçurumlarını görüyordu. Yanında eşi Misli Melek Hanım, asalet dolu bir sükûnetle Paşa’nın elini tuttu. Misli Melek, eşinin gözlerindeki o uzak bakışın ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu; o bakışlar, toprağa verilmiş binlerce neferin ve en başta da sadık yaveri Murat’ın hatırasına bir saygı duruşuydu. "Geldik Nuri," dedi yumuşak bir sesle, Paşa’nın ruhunu o derin kuyuya düşmekten kurtarmak istercesine. Paşa, eşine hafifçe gülümseyerek ayağa kalktı. Arkasında, abisi Murat’ın emaneti olan Hatice Şenoğlu, not defterini çantasına yerleştirmiş, gözlerini silerek Paşa’nın inmesini bekliyordu. Hatice’nin yüzünde, Ankara’da Resulzade’den duyduğu gerçeklerin ve abisinin Bakü surları önündeki şehadetinin ağırlığı vardı. Perona ilk adımını atan, bir gölge kadar sessiz ama bir fırtına kadar tetikte olan İsmail Saylav oldu. Gözleri, garın kalabalığında, sütunların arkasında, hamalların arasında bir kartal gibi geziniyordu. İsmail, son günlerde Paşa’nın etrafındaki çemberin daraldığını biliyordu. Ceketinin altındaki 9 mm’lik özel üretim Killigil tabancasının emniyetini eliyle yokladı. Garın gürültüsü içinde, bir gazete satıcısının elindeki gazeteyi belirli bir açıyla havaya kaldırdığını gördü. Bu, Gizli Türk Teşkilatı’nın "Yol temiz" parolasıydı. İsmail, hafifçe başını eğerek selamı aldı. Arkasından gelen Hatice’ye çarpılmaması için kolunu bir siper gibi uzattı. Hatice, İsmail’in bu korumacı ve sessiz sadıklığını fark ettiğinde, yüreğinde abisi Murat’ın şefkatine benzeyen bir sıcaklık hissetti; ancak bu sevda, şimdilik sadece titreyen bir mum ışığı gibi gizliydi. "Bak Hatice kızım," dedi Nuru Paşa, garın sisli havasını içine çekerek. "Buhar ve sis bazen gerçeği gizler, ama bazen de geçmişi uyandırır. Şimdi sana, 1918’in zaferinden sonra düştüğümüz o en çetin ateşi anlatacağım. Abin Murat’ı Bakü’nün toprağına emanet ettikten sonra, kalbimizde onun vasiyetiyle Karabağ’ın o asil dağlarına nasıl çekildiğimizi yaz..." --------------------------------------------------------------------------------
Mayıs - Temmuz 1920, Karabağ Dağları – Azerbaycan 1920 yılının baharı, Azerbaycan üzerine kara bir kâbus gibi çökmüştü. 28 Nisan’da Bolşeviklerin Bakü’yü işgal etmesiyle, genç cumhuriyetin üzerine kanlı bir perde çekilmişti. Mondros Mütarekesi’nin zincirleriyle eli kolu bağlanmış olan Osmanlı ordusu, Payitahta geri çağrılmıştı; ancak Nuru Paşa için vatanın sınırları bir kâğıt parçasındaki mürekkeple değil, dökülen kanla çizilmişti. O, resmi emirleri hiçe sayarak, beraberindeki bir avuç sadık subayla birlikte Karabağ’ın sarp dağlarına çekilmiş, gerilla mücadelesini başlatmıştı. Yanında, o efsanevi Azerbaycan Milli Süvari Alayı vardı. Her bir neferin gözünde, Bakü’de bırakılan binlerce şehidin ve Nuru Paşa’nın kollarında son nefesini veren Murat Şenoğlu’nun intikam ateşi yanıyordu. Karabağ’ın zirvelerinde Nuru Paşa gece vaktinde bir mağaranın önünde yakılan zayıf ateşin başında haritasını inceliyordu. Zihni bir an için 1918’in Eylül sabahına, Murat’ın şehadet anına gitti. Murat, son nefesinde "Bacım sana emanet Paşam, vatan sağ olsun!" demişti. Murat artık yanlarında yoktu; onun o gür sesi, atının nal sesleri Karabağ dağlarında yankılanmıyordu ama ruhu, her bir askerin süngüsünde parlıyordu. Paşa, Murat’ın o gece Bakü’de kendisine teslim ettiği ve üzerine kan sıçramış olan o küçük ipek mendili cebinden çıkarıp baktı. "Rahat uyu Murat," diye fısıldadı rüzgâra karşı. "Senin başladığın işi, bu dağlarda bitireceğiz." O günlerde Karabağ’ın dağ köylerinde halkı Bolşeviklere karşı örgütleyen isimlerin başında Mehmed Emin Resulzade’nin İstanbul’dan gönderdiği gizli ulaklar vardı. Resulzade, hapislerde ve sürgünlerde olsa da hürriyetin o "hiç inmeyen bayrağını" Nuru Paşa’nın kılıcıyla dalgalandırmaya devam ediyordu. Bu isyan, aslında Gizli Türk Teşkilatı’nın, Mustafa Kemal’in Anadolu’da verdiği Millî Mücadele ile olan o kopmaz bağının doğudaki sönmez meşalesiydi. Ancak bu kahramanca direnişin gölgesinde, Rus istihbaratının sinsi planları işliyordu. Şuşa ile Gence arasındaki dar bir geçitte, genç ve hırslı Vladimir Tarasov’un casusları ile Arayik Aratunyan’ın komitacıları pusu kurmuştu. Aratunyan, dürbününü karların arasından Nuru Paşa’nın kalpağına doğrultmuştu. "Bu kez senin için mezar kazacak bir Murat da yok yanında Paşa!" diyerek nefretle tetiğe asılacağı sırada, dağın zirvesinden kopan devasa bir buz kütlesi, korkunç bir gürültüyle aşağıya doğru yuvarlanmaya başladı. Buz kütlesinin yarattığı sarsıntı ve rüzgâr, Aratunyan’ın silahını elinden fırlatırken, patlayan mermi Paşa’nın yanındaki bir kayaya çarptı. Çıkan ses, süvari alayını derhal alarma geçirdi. Nuru Paşa, bir an bile tereddüt etmeden kılıcını çekti ve "Hücum! Şehitlerin ruhu bizimle!" diye haykırdı. Bir kez daha, doğanın adaleti ölümü teğet geçirtmişti. Sanki onu Tanrı koruyordu. O gün Karabağ’ın karları, Bolşevik ve Taşnak çetecilerinin kanıyla kızıla boyanırken, Nuru Paşa Murat’ın vasiyetine sadık kalarak bir devrin kapanmasına izin vermemişti. --------------------------------------------------------------------------------
Aralık 1948, Haydarpaşa Garı Nuru Paşa anlatmayı bıraktığında, Haydarpaşa’nın gürültülü salonundan geçip dışarıdaki geniş merdivenlere çıkmışlardı. İstanbul’un o meşhur iyodu ve yosun kokan sert rüzgârı yüzlerine çarpıyordu. Hatice, abisinin adını her duyduğunda yaşadığı o derin sızıyı, bu kez bir şeref madalyası gibi taşıyordu. Gözlerini İsmail’e çevirdi; İsmail’in o vakur ve korumacı duruşunda, abisi Murat’ın izlerini görür gibi oldu. "Paşam," dedi Hatice sesi titreyerek, "Abim Murat, Karabağ’ın dağlarını göremese de, o dağların rüzgârında sizinle yürüdüğünü şimdi daha iyi anlıyorum." Nuru Paşa, merdivenlerin başında durdu ve denize, Kadıköy vapurunun bıraktığı köpüklere baktı. "Evet Hatice. Murat, o gün 1918’de bedenen aramızdan ayrıldı ama onun imanı bizimle bu gürültülü garlarda, bu fabrikalarda yaşamaya devam ediyor. Karabağ’daki isyanımız bugün Sütlüce’nin çarklarında, dökülen her bir mermide atıyor." O sırada garın en karanlık köşesinde, şık bir pardösü giymiş olan yaşlı Vladimir Tarasov, elindeki bastona yaslanmış, grubu izliyordu. Yanındaki Arayik Aratunyan, dökülmüş dişlerinin arasından nefretle mırıldandı: "Yine elinden kaçırdık Vladimir. Ankara’da bitiremedik, trende bitiremedik. Şimdi kendi kalesine, Sütlüce’ye dönüyor." Vladimir, gözlerini kısarak Paşa’nın hemen yanında yürüyen İsmail Saylav’a baktı. "Bak o gence Arayik... İsmail’e... O sadece bir koruma değil. O, o meşhur Gizli Türk Teşkilatı’nın mühürlü celladı. Murat’ın yerini o almış. Nuri’yi öldürmek yetmez; önce o teşkilatın mühürlerini kırmalıyız. Nuri’nin fabrikası, onun mezarı olacak ama önce o teşkilatın kalbine sızacağım." Vladimir’in boğazından yükselen o kuru öksürük, yaklaşan sonunun bir habercisiydi ama hırsı, ciğerlerindeki sızıdan daha büyüktü. Grup, garın önündeki siyah otomobillere doğru yürürken, İsmail Saylav bir anlığına duraksadı. Keskin bir içgüdüyle arkasına, Vladimir’in saklandığı tarafa doğru öyle bir bakış fırlattı ki, Vladimir o bakışta kendi ölüm fermanının imzalandığını görür gibi oldu ve gayri ihtiyari geri çekildi. İsmail, Hatice’nin otomobile binmesine yardım ederken, kalbindeki o gizli ve mukaddes yemini tekrarladı: "Abin Murat’ın emaneti, benim canımdan azizdir Hatice. Seni ve Paşa’yı bu gölgelere yedirmeyeceğim." Nuru Paşa, otomobilin kapısında durdu ve son bir kez Haydarpaşa’nın o heybetli saat kulesine baktı. Akrep ve yelkovan, kadere doğru akıyordu. "Yaz bakalım kızım," dedi Hatice’ye dönerek. "Bölüm 15: Batum Zindanı ve Firar... Karabağ’ın ardından gelen o karanlık esareti ve zincirleri imanın gücüyle nasıl kırdığımızı yaz." Otomobiller Haydarpaşa’dan uzaklaşıp Sütlüce’nin dumanlı ufkuna doğru süzülürken, İstanbul bir kez daha hem zaferin, hem hüzünlü hatıraların, hem de derinden gelen o büyük fırtınanın sessiz tanığı oluyordu. BÖLÜMÜN SONU…