Şermin Yaşar - "Söyleme Bilmesinler" Susarak Konuşan Bir Kitap Üzerine
Bazı kitaplar vardır; yüksek sesle konuşmaz ama okurun içini uzun süre meşgul eder. Şermin Yaşar’ın Söyleme Bilmesinler adlı kitabı tam olarak böyle bir metin. İlk bakışta sade, hatta yer yer çocukça görünen anlatımıyla okuru içine çekerken, satır aralarında yetişkin dünyasının en derin meselelerini fısıldar. Bu kitap, suskunlukla kurulan bir anlatının, gürültülü hakikatlerden çok daha güçlü olabileceğini hatırlatıyor.
Şermin Yaşar, edebiyatımızda özellikle çocuk edebiyatı ve kısa anlatılarla tanınan, yalın dili bilinçli bir tercih olarak kullanan bir yazar. “Ben yazar ile ablam vasıtasıyla tanışmıştım. Tanıyanlar Bade’yi biliyorlar, matematik öğretmeni ve çocuklarla iletişim dili iyidir. Sürekli kendini geliştiren biri olarak onun önerilerine kulak veriyorum.” Yazar metinlerinde dili o kadar güzel kullanıyor ki, süslemek için değil okurla tamamen aynı hizaya gelmek için. Söyleme Bilmesinler de bu yaklaşımın güçlü bir örneği. Yazar, anlatıyı karmaşıklaştırmadan, kelimeleri çoğaltmadan ama duyguyu derinleştirerek ilerliyor.
Bu kitapta okur, kendisine yukarıdan bakan bir anlatıcıyla değil, yanında oturup sessizce hikâye anlatan bir sesle karşılaşıyor. Kendinizi onunla sohbet ortamında hissediyorsunuz. Belki de kitabın en çarpıcı yanı tam olarak bu, anlatıcı, anlatmaktan çok dinliyor gibi.
Söyleme Bilmesinler, adından da anlaşılacağı üzere, söylenmeyenlerin, saklananların, içte tutulanların kitabı. Aile içinde konuşulamayanlar, çocukların sezdiği ama adını koyamadığı duygular, yetişkinlerin birbirine yük olmamak için sustukları cümleler… Kitap, suskunluğu bir eksiklik olarak değil de bir iletişim biçimi olarak ele alıyor.
Özellikle çocuk bakış açısının merkeze alındığı anlatılarda, sessizlik çok güçlü bir anlatım aracına dönüşüyor. Çünkü çocuklar çoğu zaman her şeyi anlar ama anlatamaz. Yetişkinler ise anlatabilir ama çoğu zaman anlatmamayı seçer. Bu iki hâlin kesişim noktası, kitabın duygusal omurgasını oluşturuyor.
Kitap boyunca çocukluk, masum bir dönemden çok hafızanın ilk kayıt alanı olarak karşımıza çıkıyor. Söylenmeyen her cümle, saklanan her duygu, çocuğun zihninde bir iz bırakıyor. Şermin Yaşar, bu izleri dramatize etmeden, ajite etmeden, son derece doğal bir akışla anlatıyor.
Aile içi ilişkiler, büyük trajediler üzerinden değil de gündelik detaylar üzerinden kuruluyor. Bir bakış, yarım kalan bir cümle, ertelenen bir konuşma… Okur olarak, kendi çocukluğumuzdan tanıdık sahnelerle karşılaşıyor ve kitap ilerledikçe kişisel bir hafıza yolculuğuna düşüyoruz.
Söyleme Bilmesinler’in belki de en güçlü yönü, bu kadar sade bir dille bu kadar yoğun bir etki bırakabilmesi. Kitap, okurdan özel bir hazırlık, edebi donanım ya da belirli bir yaş istemiyor. Aksine herkesin hayatında bir yerden temas edebileceği duygularla konuşuyor.
Bu sadelik, metni yüzeysel kılmıyor. Tam tersine, okura boşluklar bırakıyor. O boşlukları kendi hikâyelerimizle dolduruyoruz. Kitap bittiğinde, anlatılanlardan çok anlatılmayanlar akılda kalıyor. Ve kendi yaşantılarımız ve hikayelerimiz üzerinde göz gezdirme şansı bırakıyor.
Söyleme Bilmesinler, hızlı tüketilen metinlerin arasında yavaş okumayı, durmayı ve düşünmeyi hatırlatan bir kitap. Çocukluğuna dönmek isteyenlerden ziyade çocukluğunun hâlâ içinde yaşadığını fark edenler için yazılmış.
Bu kitap, büyük cümleler kurmuyor ama hepimizin içindeki büyük duygulara dokunuyor. Belki de bu yüzden, bitirdikten sonra hemen kapatılamıyor, bir süre elde tutulmak isteniyor. Bende aynen böyle yaptım. Kitabı bitirdim, bir kahve eşliğinde onunla biraz vedalaşma seramonisi yaşadım. Şimdi yazarın son kitabı “Altı Harfli Bir Tatlı” kitabını okuyorum bitince yine bahsedeceğim.
Emin, Ethem ve Ekrem; eşleri Hülya, Nurten, Sevgi ve anne babaları… Dışarıdan bakıldığında hepsi mutlu, düzenli hayatlar yaşayan; işi gücü yerinde, mal mülk sahibi, çocuklu ve “örnek” bir ailedir. Ancak bu kusursuz görünen tablonun ardında, her birinin sakladığı karanlık sırlar vardır. Bir gün bu sır perdeleri aralanmaya başlar. Gerçekler ortaya çıktıkça dengeler bozulur, geçmişin gölgeleri bugünü kasıp kavurur. Olayların merkezinde ise ortanca çocuk Ethem vardır; en çok zarar gören, en ağır bedeli ödeyen de odur.Peki, her şeyi bir de aile bireylerinin kendi ağzından dinlesek? Gerçekten hayatları dışarıdan göründüğü kadar masum ve sorunsuz mu? Yoksa herkes, kendi gerçeğini saklamanın ustası mı?
Ailelerin çocukların omuzlarına yüklediği sorumluluklar, onların hayatlarını nasıl şekillendirir? Çocuklukta yaşananlar, tüm gençlik ve yetişkinlik dönemimize nasıl izler bırakır? Hemen her ailede az ya da çok vardır; anne babanın bir kardeşi daha çok sevdiği ya da kayırdığı hissi… Peki anne babalara göre gerçekten böyle midir? Bu kitap, tam da bu soruların merkezine dokunuyor. Küçükken içinde büyüdüğümüz evin, ilerleyen yıllarda kurduğumuz hayatlara ve kendi aile düzenimize nasıl yansıdığını çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Öyle bir kitap ki, altını çizmeden, durup düşünmeden geçebileceğiniz tek bir satırı bile yok. Yazar, her karaktere kendi hayatını kendi gözünden anlatma fırsatı veriyor. Okurken zaman zaman “haklısın” diyoruz, sonra bir başkasına geçince yine aynı şeyi hissediyoruz. İşte usta kalemin asıl başarısı da burada: Okuru empatiye zorlamak, “bunu böyle yapıyor ama mutlaka bir bildiği vardır” dedirtebilmek. Kitabın hiç bitmesini istemedim; hep sürsün, ben de okumaya devam edeyim istedim. Kapağını kapattığımda ise içimde izler bıraktı ve unutamayacağım kitaplar arasında yerini aldı. Çocuk kitapları dahil tüm eserlerini okuduğum bu yazarın her kitabını bitirdiğimde kendime aynı soruyu soruyorum: Daha ne kadar iyi olabilir? Kendi toplumumuzun içinden çıkan, kendi yaralarımıza cesurca parmak basan ve gerçeği gözlerimizin önüne seren bir kalem… Hep yazsın, biz de hep okuyalım.