“Her insanın ölümü kendine aittir ve herkes kendi tarzını belirleyebilmelidir. Belki, yalnızca belki, insanın yaşamını elinden almaya ilişkin bir hak düşünülebilir. Ama insanın ölümünü elinden almaya kimsenin hakkı yoktur.”
“Ümit mi? Ümit en son kötülüktür!” Nietzsche adeta haykırmıştı. “İnsanca, Pek İnsanca adlı kitabımda ileri sürdüğüm gibi, Pandora’nın kutusu açılıp, Zeus’un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı: Ümit. O zamandan beri, yanlışlıkla kutuyu ve içindeki ümidi iyi şans olarak yorumladık. Fakat Zeus’un arzusunun, insanların kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.”
hakikat kendini hiçbir zaman, dediğinde ısrarcı olanın kollarına bırakmaz
“Hakikati,” diye devam etti Nietzsche, “ancak inanmayarak ve kuşku duyarak yakalayabilirsiniz, böyle çocuksu bir tavırla ‘keşke öyle olsa’ diyerek değil! Hastanızın Tanrının kucağında olma isteği hakikat değildir. Bu çocuksu bir istektir, hepsi o kadar! Bu ölmeme arzusudur.
Nietzsche’nin sesi heyecandan bir oktav yükselmişti. “Acı hakikatleri söyleyen bir öğretmen, rağbet görmeyen bir kâhin. Sanırım işte ben buyum.” Parmağıyla göğsünü göstererek cümlesindeki her sözcüğü tek tek vurguladı.
“Kimi zaman,” diye cevap verdi Nietzsche, “öğretmenler kimi zaman acımasız olmak zorundadır. İnsanlara böyle katı mesajlar verilmeli; çünkü yaşam da acımasız, ölüm de.”
Breuer daha önce de böyle hastalar görmüştü. Tehlikeliydiler. İyileşmiş gibi görünürlerdi, hatta bir bakıma iyileşirlerdi de: melankolik durumları hafiflerdi; bir kez daha yer, içer ve gülerlerdi. Ama bu iyileşme aslında ümitsizlikten kaçmanın yolunu artık bulduklarını gösterirdi.
“Günübirlik Hayatlar”ı okurken kendimi her öykünün eşiğinde dururken buldum; sanki Yalom beni sessizce kolumdan tutup insan ruhunun çatlaklarına götürüyordu. Her hikâyede, bir danışanın iç dünyasındaki karmaşıklığın yanı sıra kendi iç sesimi de duydum. Yalom’un yalın ancak sezgisel dili, psikoterapiyi soyut bir disiplin olmaktan çıkarıp gündelik yaşamın içine yerleştiriyor. Kitabı kapattığımda bir dizi tanıdık yüzle vedalaşmış gibi hissettim: kısa süreli ama iz bırakan karşılaşmalar. Bu geçicilik duygusu, kitabın bende bıraktığı en güçlü etki oldu.