Yazar: ELŞEN İSMAİL
*** *** ***
"Yine hayallere mi daldın, Deniz?" diye sordu babası masasının arkasına geçerek. Sesi kuru ve duygusuzdu. "Bugün Melis’le görüşmelisin. Babasıyla büyük bir anlaşma im...
Şehrin gürültüsünden ve o parıltılı ama ruhsuz caddelerinden uzakta, eski bir sanayi sitesinin en ucunda yer alan, duvarları rutubet ve geçmişin izleriyle bezeli o küçük atölye, Deniz için yeryüzündeki tek gerçek sığınaktı. Burası, babasının "Demiryolu Holding"indeki steril ve soğuk odasının tam zıddıydı. İçeride keskin bir tiner kokusu, kurumaya bırakılmış tuval bezlerinin hışırtısı ve her köşeye sinmiş o kadim yağlı boya kokusu vardı. Deniz, üzerindeki lekeli iş önlüğüyle, şövalesinin başında sanki bir ayin yapıyormuşçasına titizlikle çalışıyordu. Fırçasını paletindeki gün batımı turuncusuna batırırken, babasının o buz gibi sesini hatırladı: "Eğer benim istediğim bölümü okumazsan, tek kuruş alamazsın!" Deniz gülümsedi. Babası paranın her şeyi satın alabileceğine inanıyordu; oysa Deniz, o gün atölyeye gelmek için kilometrelerce yolu yürüyerek kat etmişti. Ayakları ağrıyordu, midesi boştu ama ruhu hiç olmadığı kadar toktu. Çünkü bu tuvaldeki her fırça darbesi, babasının karantili hayatına indirilmiş bir darbeydi. O sırada atölyenin ağır demir kapısı gıcırdayarak açıldı. Altay, elinde iki adet kâğıt bardakta çayla içeri girdi. Altay, Deniz’in bu dünyadaki en büyük destekçisi, gerçek bir sanat dostuydu. "Yine fırçanla dünyayı kurtarmaya mı çalışıyorsun?" dedi Altay, çaylardan birini Deniz’in yanındaki lekeli sehpaya bırakırken. "Gözlerinin altı morarmış Deniz. Kaç saattir buradasın?" Deniz başını çevirmeden cevap verdi: "Zamanın ne önemi var Altay? Babamın bana reva gördüğü o parasızlık aslında benim özgürlüğüm oldu. Bak şu renge... Bu rengi holdingin hiçbir odasında bulamazsın. Bu, alın terinin rengi." Altay ciddileşti. "Biliyorum dostum. Ama o alın teri seni yakında çok daha büyük bir yere taşıyacak. Festivalden haber var mı?" Deniz duraksadı. "Henüz kesin değil. Ama komşu ülkedeki o festival benim ve Güneş’in tek kurtuluş bileti. Eğer orada bir derece alabilirsem, babamın o küflenmiş kaftanını bir daha asla giymeyeceğim!" Altay gülümsedi ve elindeki bir dosyayı masaya bıraktı. "O zaman bu seni mutlu edecek. Festival komitesi senin 'Hazin Melodiler' serisinden birkaç taslağı görmüş. Seni ana yarışmaya davet ediyorlar. Bu sadece bir yarışma değil Deniz, bu senin bağımsızlık ilanındır!" -------------------------------------------------------------------------------- Aynı saatlerde, kütüphanenin o sessiz ve tozlu atmosferinde Güneş, önündeki kalın nota defterlerine bir şeyler karalıyordu. Karnı açtı, cebindeki son parayı yarınki yol parası için saklıyordu. Babasının o meşhur “Sen gerekenden fazla harcıyorsun!” cümlesi beyninde yankılanıyordu. Oysa o, kantine inip bir simit almaktan bile çekiniyordu; arkadaşlarının onun yoksulluğunu yüzüne vurmasından, gururunun incinmesinden ölesiye korkuyordu. Yanına Aylin öğretmen yaklaştı. "Güneş, yine bir şey yemedin değil mi? Gel, öğretmenler odasında biraz çorbam var." Güneş başını kaldırdı, gözleri buğulanmıştı. "Aylin abla, bu dünya neden sanatı ve sevgiyi bu kadar zorlaştırıyor? Babam bugün yine Serhat’tan bahsetti. Serhat’ın babasıyla bir iş ortaklığı kuracaklarmış. Ben o ortaklığın sadece bir 'maddi teminatı' gibiyim!" Aylin, Güneş’in elini sıktı. "Sen o kütüphanede Deniz’le çarpıştığın gün, sadece bir kitaba çarpmadın. Sen kendi özgürlüğüne çarptın. Serhat gibi bir “zengin çocuğu” senin içindeki o müziği asla duyamaz. Sabret, gün doğmadan neler doğar." -------------------------------------------------------------------------------- Şehrin en popüler kafelerinden birinde ise Melis ve Hatice, devasa alışveriş poşetlerinin arasında oturmuş, Deniz’in nerede olduğunu tartışıyorlardı. Melis, telefonundan Deniz’in son konumlarını bulmaya çalışırken sinirden tırnaklarını kemiriyordu. "O döküntü atölyede ne buluyor anlamıyorum," dedi Melis, Hatice’ye dönerek. "Babası her şeyini kesti, hala akıllanmadı. Neymiş, sanatçıymış! Hatice, eğer o Deniz benimle nişanlanmazsa, babama holdingdeki bütün hisselerimizi çekmesini söyleyeceğim. O zaman görsün o 'hazin melodileri'!" Hatice, iğneleyici bir tonda cevap verdi: "Bence sorun atölye değil Melis. Sorun o kütüphanedeki kız. Deniz’in gözleri o kıza bakarken parlıyor. Senin pahalı çantaların o parıltıyı veremiyor." Melis masayı yumrukladı. "Göreceğiz! O kızın “kırk yıllık sefaletten” kurtulmasına izin vermeyeceğim!" -------------------------------------------------------------------------------- Atölyenin dışındaki gölgelerin arasında ise Ahmet ve Behram, eski bir motosikletin üzerinde bekliyorlardı. Ahmet’in gözleri atölyenin pencerelerinden sızan soluk ışığa dikilmişti. İçindeki o karanlık, kontrol edilemez öfke her geçen saniye daha da büyüyordu. "Bak şuna Behram," dedi Ahmet, dişlerini sıkarak. "Zengin züppesi, benim kızı oraya kapatmış, resmini çekiyor. O kız benim namusum sayılır. Sokaklarda büyüdük biz, kimse bizim olanı elimizden alamaz!" Behram, Ahmet’i kışkırtmaya devam ediyordu: "Harekete geçmek lazım Ahmet. Bunlar kaçma planları yapıyorlarmış. Eğer o çocuk o kızı alıp giderse, senin sokağın adaleti nerede kalır?" Ahmet, belindeki ucuz ve paslanmış silahın kabzasına dokundu. "Güneş, denize doğabilir ama o deniz kana bulanmadan bu iş bitmeyecek!" -------------------------------------------------------------------------------- Akşamın ilerleyen saatlerinde, Duru gizlice Deniz’in atölyesine geldi. Elindeki senaryo defterini açtı ve gördüğü manzarayı kelimelere dökmeye başladı. Deniz ve Altay, festival haritası üzerinde çalışıyorlardı. "Sahne 6: Alın Teri ve Umut. Başkahramanımız, holdinglerin soğuk betonlarından kaçıp renklerin sıcaklığına sığınıyor. Antagonistlerin gölgeleri kapıda beliriyor ama sanatın ışığı henüz sönmedi." "Ağabey," dedi Duru fısıltıyla. "Babam yarın Serhat ve ailesini yemeğe çağırdı. Eğer bu gece planı netleştirmezseniz, yarın çok geç olabilir." Deniz, fırçasını bıraktı ve kardeşine baktı. "Plan hazır Duru. Yarın sabah saat 7’de, güneş deniz sahili üzerinde ilk ışınlarını gösterdiğinde, biz burada olmayacağız. Timur amca bizi bekliyor olacak." Bölümün sonunda, atölyedeki o 'hazin' ama bir o kadar da güçlü melodi, sanki yaklaşan felaketin ve büyük özgürlüğün habercisiydi. Deniz ve Güneş, üzerlerine giydirilmek istenen o küflenmiş kaftanları yırtıp atmak için son bir hamle yapmaya hazırdılar. Ancak Ahmet’in paslı silahının gölgesi, atölyenin duvarlarına çoktan düşmüştü. Gelecek Bölüm: "Parktaki Büyük Karar." Deniz ve Güneş’in kaçış planının son rötuşları ve Serhat’ın Güneş’in ailesine yaptığı o beklenmedik baskı. 7. bölümde görüşmek üzere…