Biliyorum, gökyüzünü fark etmem çok geç oldu. Hep kendimi ezberledim onca mısra içinde... Ama hükmümü kendim verdim zaten, kimsenin kalem kırmasına gerek yok.
“Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekâlâ bir meseledir. Kim demiş mesele değildir diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı... Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı... Olsaydı o zaman mesele olurdu işte. Çikolata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan: Hişt, dedi. Dönüp baktım…”
Sıradan bir Ağustos gecesi, başımı göğsüne saklayıp, sessizce bahçeden salona taşan ılık kokulara gömülüp uyuduğum, çocukluğumun büyülü anlarına benzer bir şey babamın konuşmaları. Ne anlatırsa anlatsın, hiç fark etmiyor aslında. Sesindeki o tuhaf hışırtı, elimden tutup geri götürüyor sanki taşlı topraklı ama çok sahici ve sıcak bozkır patikalarına.
Ben doğduğumda babam, odanın bir köşesinde duran, bazen banyo, bazen de yüklük olarak kullanılan geniş ahşap dolabın kapağının içine yazmış doğum tarihimi: 12 Eylül 1965. Evet, 12 Eylül! Kimse kendisi seçemiyor doğum gününü…