“Bağırtı ve coşkunluk içinde birçok kafile geçiyor. Hep gölgeli sessizlikte ve onların arkasında duracak yalnız sen misin? Ve bekleyecek, ağlayacak, nafile bir arzu ile kalbini yıpratacak yalnız ben miyim?
“Eğer gün bittiyse; eğer kuşlar artık terennüm etmiyorsa, eğer rüzgarın esmesi dindiyse, dünyayı uyku örtüsüyle kapladığın ve karanlıkta eğilen nilüfer çiçeğinin yapraklarını nazikçe kapattığın gibi, benim de üstüme karanlığın kalın perdesini öyle çek.”
“Sen beni her zaman reddedip, zayıf şüpheli arzuların tehlikesinden kurtararak günden güne senin tarafından kabul edilmeye layık bir hale getiriyorsun.”
Bugünlerde işlerden dolayı kısa kitaplar seçiyordum. Şansıma da sayfa olarak az, konu bakımından önceden okumuş olduğum 500 sayfalık romanlardan derin ve esrarlı kitaplar karşıma çıkmaya başladı.
Esere hakim olan ölüm teması, kendi inancının tesellisiyle ilahiye dönüşmüş. Yoğun şekil Hinduizm simgeleriyle çevrelemiş her şiirini. Tanrıyı aramak, bulmak, tapmak ve kaybedip yine aramak üzerine bir döngü okudum gibi geldi.
Özellikle tasavvufa ilgili olup da farklı mistik inançların evrenine girmeyi sevenlere şiddetle öneririm.
Konusunu araştırdıktan sonra okumak konusunda tereddüt ettiğim ilginç bir kitaptı Gora. Hint asıllı Rabindranath Tagore isimli yazarın uzun yıllar Emek vererek yazdığı, bir romandan çok daha fazlası olan ve Hindistan toplumuna dair birçok perspektiften farklı düşüncelere ve yaşam tarzına yer veren akıcı bir kaynak olduğunu düşünüyorum.