Bizi mutlu edenin amacın kendisi değil de ona varırken yürüdüğümüz yol olduğunu düşünen kimileri, Everest'e tırmanmak tepesinde durmaktan daha tatmin edicidir.
Tarih boyunca dinler ve ideolojiler, yaşamın kendisine değer atfetmediler. Onun yerine varoluştan üstün ve onun ötesinde olduğunu iddia ettikleri şeyleri yücelttiler. Hatta bazıları alenen ölüm meleklerine düşkündü. Hıristiyanlık, İslamiyet ve Hinduizm varoluşumuzun anlamının ahiret hayatındaki yazgımıza dayandığı görüşünde ısrar ederek, ölümü yaşamın olumlu ve hayati bir parçası olarak gördüler. İnsanlar tanrı istediği için ölürdü ve ölüm de anlamlarla dolu, doğaüstü, kutsal bir deneyim olarak kabul edilirdi. Kişi son nefesini vermek üzereyken rahipler, hahamlar ya da şamanlar çağırılrnalı, yaşamın terazisi dengelenmeli, kişinin evrendeki gerçek rolü benimsenmeliydi. Ölümün olmadığı bir dünyada Hıristiyanlık, İslamiyet ya da Hinduizm'i bir düşünün; cennet cehennem ve reenkarnasyonun da olmadığı bir dünyada ..
İnsanlar nadiren ellerindekiyle yetinmeyi biliyor. İnsan aklı hemen hemen her zaman kanaat etmek yerine daha fazlasını arzuluyor. İnsanlar hep daha iyinin, daha fazlanın ve daha lezzetlinin peşindeler. İnsan türü muazzam güçlere sahip artık
20. yüzyıldaki gelişmelere rağmen insanlar kıtlık, salgın ve savaşlarla acı çekmeye devam ediyorsa bunun suçunu tanrıya ya da doğaya atamayız. Durumu iyileştirmek ve acı dolu olayları daha da azaltmak bizim elimizde.
Terör büyük bir zücaciye dükkanını dağıtmaya niyetli bir sineğe benzer. Sinek güçsüzdür, tek başına bir fincanı bile hareket ettiremez. Bu yüzden kendine bir boğa bulur, kulağına girer ve vızıldamaya başlar. Boğa korku ve öfkeyle çıldırıp dükkanı altüst eder. Geçtiğimiz on yılda Ortadoğu'nun başına gelen de bundan ibaret..
Anton Çehov'un meşhur sözündeki gibi ilk sahnede görünen silahın üçüncü sahnede patlaması kaçınılmazdır. Tarih boyunca kral ve imparatorlar yeni bir silah edindiklerinde, er ya da geç şeytana uyar ve o silahı kullanırlardı.
Sonuç olarak "barış" kelimesi yeni anlamlar kazandı. Geçmiş nesiller barışı savaşın geçici yokluğu olarak değerlendiriyordu. Bizse bugün barışa savaşın mantıksızlığı olarak bakıyoruz.
İnsanlar modern çağa dek hastalıklardan kötü havayı, şeytanları ve kızgın tanrıları sorumlu tuttu ve bakterilerle virüslerin varlığından asla şüphelenmedi. İnsanlar melek ve perilere inanmaya hazırdırlar ama minik bir pirenin ya da tek bir damla suyun katil avcılardan bir ordu oluşturabileceğine asla ihtimal vermezler.
2014 itibarıyla aşırı kilodan mustarip 2,1 milyara karşılık yetersiz beslenen insan sayısı 850 milyon. İnsan türünün yarısının 2030 yılında aşırı kilolu olması bekleniyor. 2010'da kıtlık ve yetersiz beslenme yaklaşık bir milyon insanın canına mal olurken, veriler obezitenin tek başına üç milyon insanı öldürdüğünü gösteriyor.
Tarihte ilk defa çok yemekten ölen insan sayısı, gıdasızlıktan ölen insan sayısından daha fazla. Enfeksiyona bağlı ölümler azalırken yaşlılığa bağlı ölümler giderek artıyor; askerler, teröristler ve suçlular tarafından katledilenlerin toplamından fazlası kendi canına kıyıyor. 21. yüzyılın başında ortalama bir insanın McDonald's menüleriyle tıkınmaktan ölme ihtimali kuraklık, Ebola virüsü ya da El-Kaide saldırısında hayatını kaybetme ihtimalinden çok daha yüksek.
insanlığı hep üç temel sorun meşgul etmiş, kıtlık, salgın ve savaşlar listenin en başında yer almıştır. Nesiller boyunca çeşitli tanrılara, meleklere ve azizlere yakarmış, sayılamayacak kadar çok alet, kurum ve sosyal yapı icat etmiş olsa da insanlık yine de açlık, hastalık ve şiddet yüzünden kitleler halinde ölmeye devam etmiştir. Birçok düşünür ve kahin de kıtlık, salgın ve savaşların tanrının muazzam planının ya da kusurlu tabiatımızın bir parçası olduğu ve kıyamete kadar bunlardan kurtulamayacağımız sonucuna varmıştır.
Bir gün güney illerimizin birinden Şeho Bildik adlı bir köylü yurttaşımızı getirip tutuklamışlardı. Şeho Bildik’in suçu devrimci öğrencilere yataklık etmekti. Mahkemeye çıkınca yargıç sormuş: - Anayasa’yı ‘’tağyir, tebdil ve ilga ettin mi? - Efendim? - Oğlum yani savcı diyor ki, Anayasa'yı ‘’tağyir, tebdil ve ilga etmişsin, ne diyorsun? - O dediğinizden hiç yapmadım komutanım… - Yargıç dayanamayıp suçun niteliğini açıklamış. -Oğlum Anayasa’yı ihlal ettin mi? - Yanıt şöyle gelmiş: - Efendim biz köylüyüz, Ne anlarız. Anayasa’dan İhlal edilmişse şehirliler etmiştir.
Küçüklüğümde aklım mahkeme kararlarına takılırdı. Savcı, hukukçu, yargıç hukukçu, avukat hukukçu... Nasıl olur da aynı konuyu ayrı ayrı görürlerdi? Kendim hukukçu olunca bunun yanıtını aşağı yukarı saptayabildim. Fakat böylesine yine de aklım ermiyor. Savcının ölüm cezası istediği bir sanığı yargıç beraat ettiriyor. Suç, siyasal nitelikte ise, nedir bunun kökeninde yatan hukuk mantığı? Bu soruyu sordunuz mu, hep yanlış yanıt alırsınız. Çünkü, bu bir hukuk sorunu değildir. Soru yanlış sorulmuştur. Bu gibi sorunların temelinde siyasal gerçekler yatıyor. Bunun da kökeninde sınıfsal nedenler... Öyleyse olağanüstü dönemlerin yargısal kararlarını, salt hukukun biçimsel kurallarıyla ölçüp tartamazsınız. Çünkü terazinin bir kefesinde siyasal nedenler yerleşmiştir. Ağırlıklar değişmiş, ölçüler değişmiştir.
Küçüklüğümde aklım mahkeme kararlarına takılırdı. Savcı, hukukçu, yargıç hukukçu, avukat hukukçu... Nasıl olur da aynı konuyu ayrı ayrı görürlerdi? Kendim hukukçu olunca bunun yanıtını aşağı yukarı saptayabildim. Fakat böylesine yine de aklım ermiyor. Savcının ölüm cezası istediği bir sanığı yargıç beraat ettiriyor. Suç, siyasal nitelikte ise, nedir bunun kökeninde yatan hukuk mantığı? Bu soruyu sordunuz mu, hep yanlış yanıt alırsınız. Çünkü, bu bir hukuk sorunu değildir. Soru yanlış sorulmuştur. Bu gibi sorunların temelinde siyasal gerçekler yatıyor. Bunun da kökeninde sınıfsal nedenler... Öyleyse olağanüstü dönemlerin yargısal kararlarını, salt hukukun biçimsel kurallarıyla ölçüp tartamazsınız. Çünkü terazinin bir kefesinde siyasal nedenler yerleşmiştir. Ağırlıklar değişmiş, ölçüler değişmiştir.
Önce Demirel hükümetinin sorumluları yargılanmalı, yolsuzluk dosyalarına el konmalı, siyasal suç sanıkları mahkemelere çıkarılmalı, sonra da kurulacak bir "Devrim Partisi" eliyle, başta toprak ve vergi reformları olmak üzere, köklü reformlar yapılmalı, ABD ile imzalanan ikili anlaşmalar kaldırılmalı, yabancı şirketler millileştirilmeli...
Kararı okuyunca ne göreyim? Bunca suçun yanında "komünist düzenin getirilmesinde bayrağın soldan sağa sallanacağını belirtmektedir" gerekçesiyle de mahkum olmaz mıyım? Kararı okurken, yüksek sesle türkü söylemeye başladım: "Soldan sağa, sağdan sola, salla bayrağı düşman üstüne." Ve "Bayraklı sınıf tahakkümünü" kurmaya, orada da devam ettim, yani cezaevi hücresinde.. Tahakküm kurulacaksa, bayraklısından olsun, hem soldan sağa, hem sağdan sola...
"Kemal Paşa girmiş bir Eylül günü İzmir'e. Yerle bir olmuş İstanbul Paşaları. Sonra tarih yazmış: Vahdettin haindir.. Damat Ferit satılıktır... Paşalar uşaktır... Ve halk unutur mu Kemal Paşa'sını! Söyledi türküsünü: Askerinle bin yaşa, Mustafa Kemal Paşa, salla bayrağı düşman üstüne, soldan sağa salla bayrağı düşman üstüne... "
Suç da büyüktü. Bir halk türküsünü yazıda anarak, komünist-lik yapılmıştı. Kaçırır mıydı bunu, koskoca savcı? "Soldan sağa salla bayrağı düşman üstüne..." işte dehşetengiz yazı bu. Savcı, uzun araştırmalardan sonra bu sözde komünizm propagandası olduğunu saptayıp, imzayı basmıştı. Evet yakalamıştı komünisti. Hem de kıskıvrak! Savcı, ciddi ciddi kürsüde bu türküyü okuyor. Beni bir gülmek aldı ki, sormayın. Savcı, esas hakkındaki mütalaasının bu bölümünü okurken, ben de içimden bu Kars türküsünün melodisini mırıldanıyordum: "Nan nan-nan-nam nan-nan nan-nam. Salla bayrağı düşman üstüne." Savcının bu öldürücü darbesi karşısında ne yapmak gerekirdi? Gidip, bu Kars türküsünün plağını alıp, duruşmada bunu çalayım mı? "işte sayın yargıçlar, bu bir halk türküsüdür."
"Sağı, solu belli olmaz." Bu söz, ne yapacağı belli olmayan kişiler içindir. Türk siyasal yaşamında bu söz çok geçerlidir. Adama bakarsınız, solcu mu solcu, ilerici mi ilerici, ama bir tehlike gördü mü, haydi, öbür tarafa. Hani nerede bu adamın sağı, nerede solu? Kıssadan hisse: Görünüşe aldırmayacaksınız ve aldanmayacaksınız!
Kimse de çıkıp, "Eğer dini eğitim bir ülkeyi yaşatsaydı, Osmanlı hala büyük imparatorluk olarak kalırdı!" demez ki. Dogmatizmin olduğu yerde sanayileşme, gelişme olur mu? Dogmatizmin olduğu yerde soru, şüphe olur mu? Kuşku duymazsanız her gösterilene, anlatılana inanırsınız.. Kullanılırsınız...
Biliyorsunuz, Türkiye'deki dinci gruplar ve bunların medyası yıllardır Atatürk'ün ölümüyle ilgili hep bir yalanı dile getirirler: Atatürk'ü içki öldürdü! Doğru olmadığını söylersiniz... Resmi belgeleri gösterirsiniz... Yok hayır, dinlemezler. Papağan gibi tekrar ederler: Atatürk çok içki içtiği için öldü. Dayanamayıp sorarsınız: Nereden biliyorsunuz? Hemen yanıtlarlar: Siroz hastası değil miydi? Açıklarsınız, sirozun alkolden kaynaklandığı bir şehir efsanesidir. İnanmazlar. Peki dersiniz, Mehmet Akif neden öldü biliyor musunuz? Çık çıkarmazlar. Kem küm ederler. Sirozdan dersiniz. İnanmazlar. Öyle ya sirozun içki içmekten kaynaklandığını sanıyorlar ya! Eh Mehmet Akif içmediğine göre nasıl sirozdan ölebilir? Cahil oldukların için dalga da geçersiniz: Belki gençliğinde çok içtiğinden dolayı olabilir mi? Ne yazık ki son yıllarda sürekli böylesi absürd meseleleri tartışıp durmuyor muyuz? "Bursa Orhangazi'de iki ay önce grip belirtileri gösteren iki yaşındaki Furkan'ın siroz olduğu anlaşıldı. Küçük Furkan babasından alınacak karaciğerle hayatta tutulacak." Yani Atatürk içkiden değil sirozdan öldü. Dinci medyanın "üfürükçü" haberlerini uzatmayalım.
Cahil Dinciler Türkiye'deki temel mesele okuma alışkanlığının olmamasıdır. Herkes kulaktan duyduğu bilgilerle Müslümanlığını yaşamaktadır. Kimse evinin duvarında asılı duran Kuranıkerim'i alıp okumamıştır.
Nazım Hikmet de Atatürk'e mektup yazmıştı. Bakın ne demişti: Cumhurreisi Atatürk'ün Yüksek Katına, Türk ordusunu "isyana teşvik" ettiğim iddiasıyla "on beş yıl ağır hapis" cezası giydim. Şimdi de Türk donanmasını "isyana teşvik etmekle" suçlanıyorum. Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum. Askeri, isyana teşvik etmedim. Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var. Askeri, isyana teşvik etmedim. Yurdumun ve inkılapçı senin karşında alnım açıktır. Yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük bürokrat ve gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar. Askeri, isyana teşvik etmedim. Deli, serseri, mürteci, satılmış; inkılap ve yurt haini değilim ki, bunu bir an olsun düşünebileyim. Askeri, isyana teşvik etmedim. Senin eserine ve sana, aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim. Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu "inkılap askerini isyana teşvik" damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır. Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin. Kemalizm ve senden adalet istiyorum. Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki, suçsuzum.
Bu mektup Atatürk'e ulaşamadı. Atatürk ağır hastaydı.
Nâzım Hikmet mahkemede şöyle dedi; Hapishanede 67 gündür haksız yere ve delili olmayan ağır bir ithamla yatmanın azabı içindeyim. Ben Cumhuriyet'in, Mustafa Kemal'in Türkiye'ye getirdiklerinin ne büyük hizmetler olduğu idraki içindeyim. Komünist olmam, Mustafa Kemal Paşa'ya saygı duymama, Anayasa'daki ilkelere sahip çıkmama mâni değildir, yazılarım bunun delilidir.
Gözü bağlı Hintliler gibi meseleyi sadece bir boyutuyla ele alırsanız, meselenin tümünü, özünü kavrayamazsınız. Bütünü görmek gerekiyor. Mesele, Cumhuriyet'in kurucu ideolojisine sahip çıkma meselesidir. Mesele, ulusal bütünlüğü, bağımsızlığı koruma, komşularla savaşmama meselesidir. Mesele, Ortadoğu'da taşeron olmayı reddetme meselesidir. Mesele sadece bunlardan ibarettir. Mesele bu kadar açık ve net ortadadır.
PKK'ya yardım eden 67 kürt işadamı ve sanatçının bulunduğu listeden bahsediliyordu. Listenin İlk başında Behçet Cantürk vardı. Ve Behçet Cantürk 14 ocak 1994'te İstanbul'da evine giderken, polis yeleği giymiş kişiler tarafından otomobilinden indirilerek bilinmeyen bir yere götürüldü. Bir gün sonra cesedi bulundu. Behçet Cantürk, Fevzi Aslan, Salih Aslan, Savaş Buldan, Adnan Yıldırım, Hacı Karay, Sefa Erciyes, Yusuf Ekinci, Namık Erdoğan, Medet Serhat, Faik Candan gibi kürtler İstanbul ve Ankara'da kaçırılıp öldürüldü.
Gelin de Karl Marx'a hak vermeyin. Ne diyordu: "Ekonomik ilişkiler sosyal ilişkileri belirler!" Ya da Engels'i tekrar etmeliyiz: "İnsanlar yaşadıkları gibi düşünür."
AKP hükümeti döneminde şans oyunlarında ne gibi değişiklikler oldu, hangi yeni oyunlar başladı? İşte bazı satır başlıkları; At yarışları haftanın belli günlerinde oynanırken bütün hafta yarışlar yapılmaya başlandı. Pazartesi: On Numara Çarşamba: Şans Topu Perşembe: Süper Loto Cumartesi: Sayısal Loto Pazar: Spor Toto, Skor Toto, Süper Toto, Spor Loto, Gol 7 İddaa: Her gün oynanıyor At yarışları: Her gün Milli Piyango ve Dünya Piyangolar Birliği istatistiklerine göre Türkiye'de her gün ortalama 200 bin piyango bileti, 600-650 bin Kazı Kazan bileti satılıyor. Yani AKP döneminde kumar 2.5 kat arttı. Evet, bir yanda Milli Piyango ikramiyesini "haram para" diye kabul etmeyen Müslüman bir aile... Diğer yandan da "kumar mucidi" bir hükümet... Yalan mı: o Müslümanlar bu dincilere benzemiyordu! Görmüyor musunuz?
Bunlar cam arkasından sakal öperek hırka takdis etmede dindarlık var sandılar. İnsanın nefesinden şifa umdular. Medeni nikâhı eksik bulup imam nikâhında keramet aradılar. Tespih sayısında hikmet buldular. Günahları rakamlarla ölçtüler. Duaları sesli yaptılar. Merasimle ruhlarını tatmin ettiler. Dinden bütün ruh sıyrılarak kendisiyle hiç alakası olmayan bir iskelete iman adı verildi.
Ve imamla tartışmış! Tartışma babamın şu sözüyle başlamış; "Hoca efendi, okuduklarınızın Türkçe mealini söyleseniz de tüm cemaat aydınlansa." Vay sen misin camide "Türkçe" sözünü ağzına alan! Dinci İmam küplere binmiş; babamı Müslümanların arasına fitne sokmakla ve neredeyse dinsizlikle itham etmiş. Üstelik cemaatten bazı dinciler de imama destek çıkmış. Hatta biri tutup "bu Halk Partililer hep böyledir" demesin mi? Yaklaşık yetmiş yıldır camiye giden babam şaşkınlık içinde kalakalmış. İyi niyetle söylediği "Hoca Efendi Türkçesini söylerseniz herkes anlar" demesinin bu kadar sert tepkiyle karşılanmasına anlam verememiş. Camiden hırsla çıkıp eve gelmiş ve bir daha camiye gitmeyeceğini söylemiş. İbadetin bu derece ifrata vardırılmasını anlayamamış. İşte dincilik budur, böyledir. Bunlar İslam'ı Kuranıkerim'i herkes anlasın istemiyor. Bunlar Kuranıkerim'in emrettiklerini yapmıyor, yaptıklarına Kuranıkerim'i uyduruyorlar. İşte dincilik budur. Bunlar karşımıza yalnızca imam olarak çıkmıyorlar. Her kimlikte görüyoruz onları; politikacı, gazeteci, akademisyen, polis vs olarak karşımızdalar.
Ezanı işittiğimiz için, onun değiştirilmesine tepki gösteriyoruz.. Ama aynı değişiklik Kuranı Kerim'de olduğunda, sesimiz bile çıkmıyor: çünkü haberimiz bile olmuyor.! Türkiye'de her alanda olduğu gibi, manevi dünya da okunmuyor, sadece dinleniliyordu; işin özünde bütün mesele buydu. Bu nedenle ezanın Türkçe okunmasına karşı çıkanların, Kuranı Kerim'in Latin alfabesiyle Türkçe yazılmasından haberi bile yoktu. Prof. Yaşar Nuri Öztürk'ün dediği gibi; Kuranı Kerim bizim evlerimizde sadece beyaz işlemeli örtü içinde duvarda asılı duruyor. Türkiye'de Müslümanların çoğu, okumadığı için, her duyduğuna inanmayı hala sürdürüyor. İsminin başına "hacı" ya da "hoca" sıfatı koyan herkes büyük saygı görüyor. "Halife"dir diye yere göğe sığdırılamayan Osmanlı padişahlarından bir kişi bile Mekke'ye gidip "hacı" olmadı. Her "sakalı uzun cüppeli"nin söylediği doğru kabul ediliyor! Kimse dinin özüyle ilgili değil, hep göstermelik..
Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur Köylü anlar manasını namazdaki duanın Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kuran okunur Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda'nın Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın...
İlacın sendedir fakat ki göremezsin Derdin de sendedir lakin farkında olamazsın Sen kendini küçük bir cisim zannedersin Halbuki sende dürülür koskoca alem...
Anlamak zor: bu kadar eğitimli, modern, yazar kadınlar, şeyhlerinin dört eşli olmasını nasıl kabulleniyorlardı?. Türkiye'deki birçok muhafazakar gibi, bu kadın yazarlar da "kadın hakları" ve "feminizm" gibi kavramlardan rahatsızlık duyuyorlardı.
Tartışmalıyız: Osmanlı, İslam yüzünden mi geri kalmıştır, yoksa İslam, Osmanlı yüzünden mi gericileşmiştir? Osmanlı'yı geri bırakanlar, aynı ortam içinde İslam'ı da yobazlaştırmışlardır.
Ve bir gün iktidar oldular. Başbakan Necmettin Erbakan'ın ilk yaptığı icraat da, Türkiye-İsrail Savunma birliği Antlaşması'nı (28 Ağustos 1996) imzalamak oldu... İnsan söylemeden edemiyor: Meğer Tanzimat'a karşı başlayıp, 150 yıldır süren mücadele bunun içinmiş!...
Mehmet Zahit Kotku, bir dönemin Türkiye'nin en "ünlü" şeyhiydi. Tanınmışlığı, talebelerinden geliyordu. Necmettin Erbakan, Turgut Özal, Korkut Özal, Recai Kutan, Temel Karamollaoğlu, Kahraman Emmioğlu gibi nice politikacı, Kotku'nun öğrencisi olmuştu. Türk siyasi yaşamına Turgut Özal, Necmettin Erbakan gibi iki başbakan: Korkut Özal, Recai Kutan, Kemal Unakıtan gibi onlarca bakan-milletvekili; Nabi Avcı, Ömer Dinçer gibi yüzlerce bürokrat yetiştiren Şeyh Mehmet Zahit Kotku peki, aydın bir din adamı mıydı? Evde televizyon müzik aleti bulunmasına karşı çıkan Şeyh Kotku, müridi Ersin Gündoğan'ın yazdığı ( Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın müsteşarlığını yapan Ömer Dinçer'in katıldığı sohbetlerde tuttuğu notlardan yola çıkarak) Görünmez Üniversite adlı kitapta bakın ne diyor: Misvakı kaçımız kullanıyor bilmiyorum. Çoğumuz diş fırçasını tercih ediyoruz. Gerçekten efdal olan misvaktır. Diş fırçası bizim değildir. (s 65.)
Tüm Müslüman Türklerin Almanlarla iş birliği yaptığını söylemek kuşkusuz doğru olmaz. Örneğin, ünlü tarihçi Prof. İlber Ortaylı'nın annesi Şefika Hanım, ünlü basketbolcu Mehmet Okur'un anneannesi Fatma Baştimur, Almanlar tarafından esir alınıp Polonya ve Almanya'daki kamplara götürüldüler. Türk ve Müslüman olduklarını ispatlayınca canlarını kurtardılar.
Atatürk hakkında ki düşüncesi ise şuydu: Ben Millî Mücadele'nin ilahi olduğuna inanırım. Kader güzel. Bunu Allah Mustafa Kemal'e nasip etti. Atatürk gibi eskiden bile Türklüğe ve İslamiyet'e bu kadar hizmet etmiş yok. Yüce ruhu şad olsun. (a.g.e, s.578)