Bir apartmanın üçüncü katının balkonunda, birisi diğerinden uzun iki çocuk, yüzlerinde sevinçli bir telaş, yaklaşan bir gemiden rıhtıma doğru el sallıyorlarmış gibi selamlıyorlardı beni. O an Ankara’ya, Madam Litvak’a, sana ve hayata inandım Gülay.
Emanette unutulmuş bir bavul gibi hissediyorum kendimi. Bir yolculuktan öbür yolculuğa sürüklenen ama eve varıldığında yokluğu hissedilmeyen, hissedilse de peşine düşülmeyen, sıkı sıkıya kapatılmış bir bavul gibi.
Ben kendimi hayata bırakmayı özledim, onun için geldim size. Birisinin benim için bir fincan kahve yapmasını özledim, birden bastıran bir yağmur gibi öylesine oturup konuşmayı.
Yani kimse artık “pencereyi aç da toprak kokusu gelsin” demiyordu. Yüzlerinde tuhaf, her şeyi kanıksamış, anonim bir mutsuzlukla yürüyen bir kalabalığın doldurduğu Ankara Garı’nın elinden kavuşanların sevinci, ayrılanların hüznü alınalı yıllar olmuş (...)
Anneannem bir günün değil, hatta bu hayatın nasıl geçip gittiğini anlamamıştı. Hayat nerden geçiyordu? Bizim sokak bu hayatın yolunun üstünde miydi, yoksa biraz sapa mı kalıyordu?
Bazı günler farklı başlıyordu diğerlerinden. Olağan can sıkıntılarımın ve mutluluk anlarımın, bilinen günlük ritminde ardarda birbirini izleyeceğini bildiğim halde, farklı bir duyguyla uyanıyordum bazen.