“BAKÜ’DE SON OSMANLI – NURU PAŞA” (Tarihi roman)
Sizlere bu kitabımda NURU PAŞA (NURİ KİLLİGİL): Baş karakter. Cesur, özverili ve duygusal bir kişilik. "Bakü'nün fatihi" olmasının yanı sıra, hayatının sonuna kadar Azerbaycan'ın bağımsızlığına sadık ...
12. Bölüm

BÖLÜM 12: İMKÂNSIZ AŞK: TAĞIYEV’İN REDDİ

5 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Kasım 1948, Ankara – Palas Oteli
Ankara’nın ayazı, bozkırın bağrından kopup gelen keskin bir bıçak gibi şehrin sokaklarını dövüyordu. Cumhuriyet’in kalbi, o akşam hüzünlü bir sessizliğe bürünmüş; sokak lambalarının soluk ışığı, Gençlik Parkı’nın çıplak ağaçları arasında hayalet gibi gölgeler oluşturmuştu. Nuru Paşa, Ankara Palas’ın yüksek tavanlı, ağır perdeli bir odasında, eşi Misli Melek Hanım ile birlikte akşam yemeğini henüz bitirmişti. Paşa, Ankara’ya sadece ticari bir görüşme için değil, ruhundaki kadim bir dostun sesine kulak vermek için gelmişti.
Kapı hafifçe çalındı. İçeriye, her zamanki vakur duruşuyla Hatice Şenoğlu girdi. Hemen arkasında ise, Ankara’nın soğuğundan burnu kızarmış ama gözleri bir kartal kadar keskin İsmail Saylav vardı. İsmail, Paşa’ya yaklaşarak fısıldadı:
"Paşam, beklediğiniz misafir lobide. Teşkilatın güvenli koridoru hazır."
Nuru Paşa’nın gözleri parladı. Yıllardır zihninde dönüp duran o büyük yapbozun parçaları nihayet Ankara’nın bu soğuk gecesinde birleşecekti. "Hadi Hatice kızım, kalemini hazırla. Bu gece sadece anıları değil, Türk’ün görünmez tarihini de yazacağız."
Aşağıdaki özel odada onları, Azerbaycan’ın sürgündeki lideri, "Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez!" sözünün mimarı Mehmed Emin Resulzade bekliyordu. İki ihtiyar dost, otuz yılın ağırlığıyla kucaklaştılar. Resulzade, Nuru Paşa’ya bakarken hala o 1918’in genç, beyaz atlı komutanını görüyordu.
"Paşam," dedi Resulzade, sesi bir vatan hasretiyle titreyerek. "Ankara bize kucak açtı ama Hazar’ın rüzgârı burnumda tütüyor. 1911’de İstanbul’da 'Genç Türkler' (Jön Türkler) ile geçirdiğim o sürgün yıllarını hatırlıyor musun? Yusuf Akçuralar, Ziya Gökalplar ile 'Türk Yurdu' dergisinde o büyük Turan rüyasını kurarken, aslında Bakü’nün fethini planlıyorduk."
Resulzade, cebinden gümüş bir mühür çıkarıp masaya bıraktı. "O günlerde Atatürk, Enver ve sen... Hepimiz bu mührün, Gizli Türk Teşkilatı’nın yeminli neferleriydik. Murat Şenoğlu da o zamanlar henüz çok gençti ama bu teşkilatın en sadık ulaklarındandı."
Nuru Paşa, yardımcısı Hatice’ye baktı. Genç kız, abisi Murat’ın adını ve hiç bilmediği bu gizli kahramanlığını duyunca elindeki kalemi sıktı. Abisi, meğer sadece bir yaver değil, bir davanın gizli kalbiymiş. Kapıda bekleyen İsmail Saylav, Hatice’nin bu şaşkın ve mağrur halini izlerken kalbinde bir telin koptuğunu hissetti; Hatice’ye olan sevgisi, ortak bir şehit abinin hatırasıyla daha da kutsallaşıyordu.
--------------------------------------------------------------------------------
Ekim 1918, Bakü – Hacı Zeynalabdin Tağıyev’in Sarayı
Nuru Paşa’nın zihni, Ankara’nın soğuğundan bir anda 1918’in altın sarısı Bakü akşamına savruldu. Bakü kurtarılmış, şehir bir bayram yerine dönmüştü. Ancak Paşa’nın kalbinde, en çetin mevzi savaşından daha ağır bir muharebe vardı.
O akşam, Bakü’nün en büyük hayırseveri, Şollar suyunu şehre getiren, Müslüman Şarkı’nın ilk kızlar mektebini kuran Hacı Zeynalabdin Tağıyev’in görkemli sarayındaydı. Hacı, petrol milyonlarını Türk ordusu için harcamış, askerlerine ekmek ve su olmuştu. Nuri Paşa, Tağıyev’in karşısında otururken rütbelerinden sıyrılmış, sadece sevdalı bir genç adamdı.
"Hacı Bey," dedi Nuri, sesi ilk kez titreyerek. "Kızınız Sara Hanım ile izdivacımız için rızanızı dilerim. Bu gönül, Bakü’yü aldığı gibi Sara Hanım’ı da İstanbul’una, evine götürmek ister."
Hacı Zeynalabdin, derin bir ah çekip Nuri Paşa’nın gözlerine baktı. Bakışlarında büyük bir saygı ama sarsılmaz bir kararlılık vardı. "Paşam," dedi Hacı. "Sen bizim kurtarıcımızsın, canımız sana feda. Ama benim cevabım, vaktiyle Buhara emirine verdiğim cevaptır: Kızımı uzağa, gurbete gönderemem. O benim can parem, bu toprakların çiçeği. Onu benden koparma."
Nuri Paşa o an, Bakü’yü fetheden komutanın değil, bir aşığın yenilgisini yaşadı. Sarayın bahçesinde onu bekleyen Sara Hanım’ın yanına gittiğinde, genç kızın gözlerindeki yaşlar ay ışığında parlıyordu. Nuri, ona İstanbul’dan getirdiği o ipek mendili uzattı. "Mesafe ruhları ayırmaz Sara," dedi şiirsel bir hüzünle. "Bu vatan özgür kaldıkça, bizim sevdamız bu rüzgârda esecek."
O sırada sarayın dışındaki karanlık sokaklarda, Vladimir Tarasov’un görevlendirdiği bir suikastçı, duvarın arkasında pusudaydı. Arayik Aratunyan’dan gelen son emir netti: "Nuri’yi en mutlu anında bitirin." Suikastçı tam nişan alacağı sırada, sokağın başındaki bir fırından yayılan taze ekmek kokusuna koşan bir grup aç sokak köpeği, gürültüyle suikastçının üzerine atıldı. Kargaşadan korkan suikastçı dengesini kaybedip yere düştü ve silahı ateş almadan kaçmak zorunda kaldı. Nuri Paşa, bir kez daha teşkilatın ya da ilahi bir elin gölgesinde kurtulmuştu.
--------------------------------------------------------------------------------
Kasım 1948, Ankara Palas
Nuru Paşa anlatmayı bıraktığında, Ankara’nın sisi otelin pencerelerine vuruyordu. Resulzade, derin bir nefes alarak, "Hacı haklıydı Paşam," dedi. "Sara bu toprakların çiçeğiydi ama sen o çiçeği kalbinde İstanbul’a taşıdın. Bak, şimdi yanında asalet dolu bir hanımefendi, Misli Melek Hanım var. Geçmişin yarası, bugünün huzuruyla sarılır."
Misli Melek Hanım, eşinin elini şefkatle tuttu. O, Nuri’nin kalbindeki Sara hayaletini biliyor ve buna bir kraliçe asaletiyle saygı duyuyordu. "Nuri," dedi usulca. "Senin vatan sevdan, şahsi kederinden her zaman büyüktü."
O sırada otelin koridorunda iki yaşlı adam gölgelerin içinden süzüldü. Bu, Ankara’ya kadar Nuri’nin peşinden gelen Vladimir Tarasov ve Arayik Aratunyan’dı. Vladimir, öksürerek yanındaki adama fısıldadı:
"Arayik, görüyor musun? Resulzade ve Nuri... O gizli teşkilat burada, Ankara’da toplanıyor. Ama bu kez köpekler ya da arı kovanları onları kurtaramayacak. Sütlüce’nin çarkları dönerken, intikamımızın ateşi de parlayacak."
Vladimir’in gözleri, otelin dışındaki karanlıkta parlayan bir ay-yıldız mührüne takıldı. Gizli Türk Teşkilatı’nın izini sürmeye başlamıştı ama bu yolun sonunun kendi ölümü olacağından henüz habersizdi.
Nuru Paşa ayağa kalktı ve Hatice’ye döndü. "Yaz kızım," dedi. "Bölüm 13: Mondros’un Karanlığı... Zaferin tadı damağımızda kalmadan, imparatorluğun üzerine çöken o en uzun geceyi yaz."
İsmail Saylav, Hatice’nin paltosunu giymesine yardım ederken, göz göze geldiler. Hatice’nin gözlerindeki o hüzünlü teşekkür, İsmail’in Ankara ayazında donan kalbini bir nebze olsun ısıttı. Ama ikisi de biliyordu ki, önlerinde barut ve ateş dolu günler vardı.
BÖLÜMÜN SONU…
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar