Üstelik de birkaç güne tüm insanlığın yüzümden çok çıplak vücudumu tanıyacağı büyük bir rezilliğin kapısındayım. Öyle bir çare bulmam lazım ki daha fazla acı duymadan hepsinden sıyrılabileyim. Öyle bir şey ki!
İster mağara duvarına hayvan resimleri çiziyor olsun ister sonsuz katlı gökdelenlerden trilyonluk işleri yönetsin, insanları gütmek, anlamadığı gizemleri kurcalayarak onları şaşkına çevirip peşine takmak, ne kolaydı.
O yüzden insan insana mecburdu, muhtaçtı işte. Bunu bilmeli, dünya ve insana bunu bilerek bağlanmalıydık. İnsan bu eksikli tabiatı icabı bencildi. Bu bencillik de onu kötü yapmaya yetiyordu.
İnsanları birbirine düşman eden şeyin sevgisizlik ve bundan kaynaklanan tahammülsüzlük olduğunu, bunun ancak sevgiyi öğreten iyi kalpli insanların evrensel ölçekli gayretiyle aşılabileceğini söylüyorlardı. İnsan yalnızdı, çaresizdi. Bitkiler gibi kök verip yüzyıllarca dünyaya tutunamıyor ya da hayvanlar kadar mükemmel koku alamıyor, hızlı koşamıyor, uzakları göremiyor, kanatlanıp uçamıyordu.
Ama lanet gelsin ki insan da hayvan da bu döndükçe eskimiş koca dünyayı paylaşmak zorundaydı. Paylaşmak da değil ya, karşılaştıkları her noktada birbirlerine zarar veren bir kaçınma belki.
Dedem, hayvanlarla insanların birbirine hiç mi hiç ihtiyacı olmayan iki ayrı medeniyet olduğuna inanırdı. Bir kuş, ömrü boyunca hiçbir insana rastlamasa da kuşluğundan bir şey eksilmezdi. Bir insan, bir defa bile keçi sütü içmeden, dana eti yemeden yaşayıp gitse acından ölmezdi.
Ölüm döşeğindeki kadının bileziğini çalıp hovardalığa giderken Allah’ın bizim tarafımızı tutmayacağı açık, hem de karşımızda bu kadar yerinde bir beddua dururken.