Dut Ağacının Altında sadece dokunan tek bir hikâyeden ibaret değil, içinde farklı ruh hallerine, farklı karakterlere ve farklı duygulardan pek çok hikâye barındırıyor. Her biri, hayata dair derin anlamlar içeren, okuyucuyu kendi anılarıyla yüzleştiren, bazen hüzünlendiren, bazen de umut veren hikâyeler… İşte kitapta yer alan bazı hikayelerin başlıkları:
📖 Kitaptaki Hikâyelerden Bazıları: 🔹 Aydınlık – Bir yolculuğun içinde, iyilik ve karanlık kavramları üzerine derin bir sorgulama. İnsan, aydınlığını gerçekten görebilmek mi, yoksa onu hissetmek mi gerekiyor?
🔹 Talihsizlikler – İnsan görünümleri beklenen anların, küçük gibi görünen olayların bile nasıl büyük anlamlar taşıyabileceğine dair bir anlatı.
🔹 Balıklar ve Domuzlar – Hayatın İçindeki mücadeleler, hayvanlar ve doğa ile insanın kaderinin nasıl iç içe geçtiğini düşündürücü bir hikaye.
🔹 Odamdaki Kelebek – Küçük bir kelebek, bir insanın iç dünyasını bu kadar derinden nasıl yaşayabilir? Hayata, yalnızlığa ve umuda dokunaklı bir öykü.
🔹 Çiçekler ve Aynalar – Mezarlık, aynalar ve çiçekler… Geçmişle yüzleşmek, anıların sonsuz dertleşmeye kapılmak ve ölüme bile insan kayıt ki yazmaları hakkında derin bir hikaye.
🔹 Dut Ağacının Altında – Kitaba adını veren bu hikâyeyi, anıların ve geçmişin gölgesinde kalan derinliklerinde anladığımız kadarıyla, okurun yüreğine dokunan bir anlatı.
🔹 Suda Sarı Çiçek – Doğanın içinde, küçük bir detayın bile insana olağandışı şeyleri hatırlatabileceği, geçmişin insanının karşısına çıkabileceği etkileyici bir öykü.
🔹 Ay Işığında – Geceye ve zamana karşı verilen mücadele, dostluk ve hayatın beklenmedik anları üzerine yazılmış, sürükleyici bir hikaye.
🔹 Ufuk Çizgisi – Gökyüzü ve deniz birbirine karışırken, insanın içindeki duygular da derinleşiyor. Hasat zamanı ve hatıralarla dolu bir anlatı.
📖 Dut Ağacının Altında , onun hikâyesinde insandan bir olayı anlatan, içinden süzülüp gelen anıları yeniden hatırlatan, derinliğiyle ve şiirsel anlatımıyla ruha dokunan bir kitap. Eğer güçlü betimlemeler, derinlikli karakterler ve hayat içinden süzülen hikâyeleri seviyorsanız, bu kitabın tam boyutuna göre!
Gülfeza insanın içine işleyen kadın erkek duygularının ve hissettiklerinin çok güzel yansıtılmış haline tanık oldum. Betimleme yeteneği ve duyguların çok ince ve güzel anlatımıyla güzel bir eser çıkmış. Kesinlikle okumayı hak ediyor.
Hikâye, şiirsel bir dille dokunmuş; doğa tasvirleriyle adeta bir tablo çiziyor. Gülfeza ve Ali'nin iç dünyaları, metaforlarla (sis, kurbağalar, yağmur) ustalıkla yansıtılmış. Betimlemelerin yoğunluğu, olay akışını iliklerimize kadar yaşamamıza olanak sağlıyor. Toplum baskısı ve umut teması evrensel olsa da karakterlerin derinlikleri her birimizin içini yansıtıyor. Özellikle Ayşe gibi antagonistler tek boyutlu işlenmiş. O yolculuğa şahit olmak gerçekten apayrı bir anı bırakacak hafızanızda. Kesinlikle tavsiye ediyorum.
Kitabın ilk iki sayfasında ''aşka aşık'' kişiliğiyle tanınan İstanbul doğumlu yazarımız Mehmet Rauf'un yaşantısından ve kısaca kitabın konusundan bahsedilmektedir.
Mehmet Rauf bu kitabının içine birkaç günlük kış hücumundan acı düşürmüştür. Bu yüzden ki adı Eylül'dür. Kitaba adını veren bu hüzünlü ay, hem gerçek hem de simgesel anlamda kullanmıştır.
Aile hayatı ve kişisel ilişkilerin gelişimini semboller kullanarak anlatan yazarımız, üçüncü tekil şahıs ağzından konuşarak kurduğu seçici cümleleriyle olayları çarpıcı bir biçimde okuyucuya aktarmıştır.
Sadakatsizlik ve yasak aşk teması üzerine kurguladığı eserinde her karakteri farklı bir bakış açısıyla değerlendiren yazarımız; insani duyguların alçalıp yükseldiği mutluluk, hüzün, sadakat, ihanet, coşku, olağanlık, pişmanlık, memnuniyet, kırgınlık, kıskançlık, vicdan azabı gibi kavramları derinlemesine işlemiştir.
Olaylar mekan olarak İstanbul'da; kah boğazda, kah yalıda, kah köşkte geçer. İstanbul'un değişken havasından ise Mehmet Rauf kendine has sanatıyla
'' Hava gittikçe serinliyor, durgun hava sanki su oluyordu; gece berrak, allı pullu, mavi tüyleriyle titreyerek donuyordu'' şeklinde bahseder.
Beş yıllık bir evliliğin sonucunda eşlerin birbirinden koparak nasıl uzaklaştığı; heyecanın, sevginin unutulduğu yerde yeni bir aşka duyulan özlem, duygusal açlık ve içsel dürtülerin yol açtığı ahlaki çöküntüler, içine düşülen yasak aşk sarmalında yaşanan gel- gitler ve karakterler arası ruhsal çözümlemeler yazarın kaleminden başarıyla okuyucuya sunulmuştur.
Kitap halinde ilk baskısı 1901 yılında yayımlanan ve Türk Edebiyatında ''ilk psikolojik roman'' olarak kabul edilen Eylül adlı eserin bitiminde yasak aşk yaşayan çiftimizi acı bir son beklemektedir.
ve bir kez daha anlıyoruz ki
'' Ölümden başka hiçbir şey gerçek ve hiçbir şey sonsuz değildir''
Dut Ağacının Altında insana ve hayata dair içten samimi hikâyelerle yolculuğa çıkıyoruz. Sonrasında derin bir sessizlikle uğurlanıyor kelimeler. Son durakta ise heybenizdekilerle zenginleşiyorsunuz. Okumayı ve okunmayı hak eden bu kitap sizleri bekliyor.
mahremiyetsiz, samimiyetsiz, gösterişli bir taklitten ibaret bir hayat... her görüştüğünle müthiş bir rekabet, bir mücadele, bir düşmanlık... hiçbir el sıkmazsın ki mümkün olsa seni bir çukura itmeyeceğine emin olasın; hiçbir ses işitmezsin ki senin arkandan en hain, en haksız bir alayda, bir kötülemede bulunmayacağına emin olasın
"Beli bükülmüş yaşlı bir kadın gibi öne eğilen uğursuz konak,.." (syf:50)
Kitapta ne zaman konaktan bahsedilse kötü kalpli, çirkin bir cadının konağın her odasına süzülmüş hali canlandı gözümde, konuşmadan varlığıyla orada olan ve tüm vazifesi mutsuzluk yaymak olan bir cadı.
Osmanlı son dönemiyle günümüz arasında geçen kitap iki ana karakter Derviş Ali ve Halide'nin anlatımıyla ilerliyor. Dağılan bir ailenin mutsuzluğuna, dört kardeşin nasıl birbirinden koptuğuna ve yıllar sonra içlerinde biriktirdiklerini dile dökerek yüzleşmelerine tanıklık ediyoruz ve büyük aile sırrına. Ayrıca gerçekte yaşamış saray ressamı olan ve "Türk ressamı" olarak da tanınmış Fausto Zonaro da karşımıza çıkıyor. Ressamın kitapta üzerinde çalıştığı zikreden dervişleri resmettiği tablosunun ( Rufai Dervişleri Tablosu) yanı sıra İstanbul'un Fethi tablosuna çok aşinayız.
Merakla okudum ve son bölümde kitabın Halide'nin kardeşlerinden Nihal tarafından yazılması gayet güzeldi. Ama en güzeli Derviş Ali ve Halide'nin zamandan bağımsız olarak buluşup huzura ermeleri..
Kitaptan bazı alıntılar: --; bir gün cesaretle hayatını değiştirebilme hayali kursa da kişisel mutluluğunu ucuz numaralarla güvence altına almanın zavallılığı ölene dek devam eder.(syf:182)
--İnsanları endişelendiren, üzüntüye boğan günahkâr olmaları değil, başkalarının kendilerinden daha iyi, daha masum olma ihtimaliydi; şehrin kötülerle dolu olduğunu düşünmek onları rahatlatıyor, teselli veriyordu.(syf:10)
Khaled Hosseini, tüm dünyaya hasreti, dostluğu, aşkı ve insanlığı en iyi anlatan yazarlardan biri.
Çocukluğunda annesinin ölümü üzerine kendi istediğinin değil de zorunlu olarak babasının evinde yaşamaya başlamasıyla Meryem'in hayatı bir anda başka bir yörüngeye doğru yol alıyor. Ailesinin onu istememesi üzerine küçük yaşta evlendiriliyor. Ülkenin kaderi bu ya, çocuk gelin oluveriyor hiç birşey anlamadan. Ailesinden çok uzaklara gidiyor ve onlardan bir daha haber alamıyor uzun bir süre.
Kocası Raşit, çocuk sahibi olamadıkları için Meryem’i sürekli aşağılayarak ona yıllarca eziyet ediyor. Bu sırada aynı mahallede yaşayan Leyla, ailesini savaşta kaybettiği için Meryem’in evine taşınmak zorunda kalıyor. Bir nevi sığınıyor da diyebiliriz. Fakat son derece kötü ve çıkarcı bir adam olan Raşit, genç kızın evlerinde kalabilmesi için onunla evlenmeyi şart koşuyor. Leyla'nın ise bunu kabul etmesinden başka bir çıkar yolu kalmıyor. Ve olayların bundan sonrasını gözleriniz dolmuş, burnunuzu çeke çeke okuyor olarak buluyorsunuz.
Meryem ve Leyla'nın hikayesi özelinde Afganistan'ın yakın tarihine tanıklık etmiş tüm Afgan kadın ve çocuklarının hikayesidir Bin Muhteşem Güneş. Etkisinde kaldığım, hikayesi vurucu, çok hüzünlü, oldukça da başarılı bir eserdi. Baştan sona sıkılmadan okunabilir kitapların başında geldiğini söylemeliyim.
Johann Hari, Britanyalı yazar ve gazeteci. Depresyonun gerçek nedenleri ve beklenmedik çözümlerine dair derinlemesine araştırmalar yaparak okuyucusuna 361 sayfalık bir argüman sunuyor. Yazarın daha önce "Çalınan Dikkat" isimli diğer kitabını da okumuştum ve oldukça başarılı bulmuştum.
Johann Hari kitabın önsözünde, yediği bir elmanın kimsayal ilaçlar nedeniyle hastalanmasına neden olduğunu, bulantı ve kusma şikayetleriyle bir kaç gün hastanede yatarak tedavi sürecinin bir soru ile hayatını nasıl etkilediğine dair hikâyesiyle bizleri karşılıyor. Doktorunun ona "bulantına ihtiyacın var" sözleri bir mesaj niteliğindeydi. Bu mesaj, depresyon ve kaygının gerçek nedenine ve oradan dönüş yolunu nasıl bulabileceğimize uzanan yolculuğa yön veriyordu.
Yazar önce kendi hayatını anlatarak bu kimyasal ilaçlarla tanışma hikâyesini paylaşıyor bizlerle. "Depresyonla ilgisi olmayan dürtülerim olmuştu hep" sözleri, kitabın ilerleyen sayfalarında yazarın özel hayatına dair ipucu da vermektedir ayrıca.
Araştırmalarına dayanarak depresyonda artışa yol açan her şey kaygıda da artış yaratıyor, kaygıda artışa yol açan herşey de depresyonda artış yaratıyordu. Yani birbirleriyle bağlantılı bu iki duygu durumunun tek başına değerlendirilmediğini söylüyordu. Serotonin ve dopamin gibi bu ilaçları alan insanların tek ortak noktası, ilaçların işe yaradığı inancıydı.
Beni en etkileyen bölümlerden biri "yas istisnası" bölümüydü. Yas döneminin ilaçlarla tedavi edilmesinin insanın özünü yadsımak anlamına geldiğini şu örnekle aktarıyordu. Hastalardan birinin kızı, parktan kaçırılıp diri diri yakılmış. Bu anneye olayın üstünden yıllar geçtikten sonra hâlâ ıstırap çekiyor diye akıl sağlığında bir sorun olduğunu nasıl söyleriz. Oysa DSM (Mental Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı)'de yazılı olan bu. Yas acısının akıl dışı şöyle dursun zorunlu olduğu, annenin ise; onun ölümünü atlatmak istemiyorum ki sözleri bu sürece destek veriyordu.
Yoksulluk içinde yaşayan insanların depresyona girme ihtimalinin daha yüksek olduğu, fakir bir mahallede yaşayan, köpegi ölen, çocuğu hapse giren, kocasına şizofren tanısı konan, yalnız yaşayan kadınları da hesaba katınca ortalamaya bakıldığı zaman daha uzun vadede strese maruz kalmalarından kaynaklı olduğu söz konusuydu.
İlaçların bu kadar kolay verilmeden önce "hayatında neler oluyor? Canını yakan, değiştirmek isteyebileceğin bir şey var mı?" soruları sorulmuş olsaydı belki de çok daha farklı ilerlerdi süreç.
Toplarlayacak olursak ki hiç de kısa tutulacak gibi değil bu kitap, hepimizin bulantıya ihtiyacı var. Çektiğimiz acıya ihtiyacımız var. Bu mesajı ilaç alarak görmezden gelemeyiz.
Bu dünya da sana kötülük yapmak isteyenler çıkacak karşına ama unutma iyilik yapmak isteyenler de çıkacak.Kimi insanın yüreği karanlık kimi insanın da aydınlıktır. Dünyanın kötülerle dolu oldgunu düşünüp küsme, herkesin iyi olduğunu düşünüp hayal kırıklığına uğrama. Kendini koru kızım! insanlara karşı kendini koru.
Şair Arife Özden'in Temmuz 2023 de Boy yayınlarından çıkardığı ilk şiir kitabıdır. Doksan beş sayfadan oluşan eserde toplamda altmış yedi şiir bulunuyor.
İçindekiler bölümünden sonra ''Yokluğunun ayazında üşüyor yüreğim, bu kaçıncı yama yaralarıma?'' dizeleriyle gönlünün sevda yanına parça parça lirik şiirler örmeye başlıyor. Serbest şiirlerin yanı sıra, genelinde on birlik ölçü kalıbı kullanılarak oluşturulan hece çalışmalarında sesin kesildiği duraklarda şiirin ahengi artırılırken, okuyucuya da bir nefeslik susma ve düşünme payı ustalıkla bırakılıyor.
Edebi açıdan zengin, derinlikli ve düşündürücü olan birçok şiirinde melankoliyle yoğrulmuş iç sesini dışarıya biz okuyuculara aktarırken yer yer bireysel ve toplumsal kayıpların ve içsel kırgınlıklar aynasının Arife Özden farkıyla bize nasıl yansıdığını görüyoruz.
Adaletsizliklere, haksızlıklara ve kötülüklere tepkisiz kalmayıp yapılan yanlışları yok etme gayesiyle ''bir silgi olsaydım, bütün kötülükleri silerdim'' diyerek çok sevdiği çocukları ve öğrencilerini masumiyet ve iyilik arzusunun en anaç yanıyla sarmalarken onlara tertemiz bir dünya bırakmak istiyor. Hayatta engelleyemediği, korumaya gücünün yetmediği durumlarla karşılaştığında ise üzüntüsünü ve çaresizliğini sessiz bir ağıtla dile getiriyor. Bir taraftan içinde söndüremediği bireysel yangınlardan dem vururken şairimiz, bir taraftan da talana uğrayan yanlarından bahsediyor. 2021 yılında yok olan binlerce ağacın önem ve değerini empati yoluyla anlatarak orman yangınlarına dikkat çekiyor.
Sayfaları çevirdikçe kimi zaman siyaha dönüyor ömrümüz, kor gibi yanarken sızlıyor yüreğimiz. Yarınlar buğulu, umutlar yorgun olsa da huzur kuşunu yakalamaktan hiç vazgeçmemiş şairimiz. Ömrün hasat zamanında payımıza hüzün düşerken, kendimiz için bir şey yapıp hayallere dalıyoruz. Bazen baharı olmayan sokaklarda bir muştu bekliyor, sevgiliyi arıyoruz. Bazen de bin bir mana içinde masallardan bir hisse kapıyoruz.
Kitaba adını veren yitik çığlığa göz attığımızda ise yoğun imgelerle karşılaşıyoruz. Yalnızlık, karanlık, hüzün, sabır, pişmanlık, suskunluk, yokluk, müphem hatıralar gibi temaların öne çıktığı bu şiirde sembollerin; şebiyelda, İbrahimi nefes, nemrudun harı, sisli çöl vahameti, korlarla çevrili vadiler gibi dini ve mitolojik göndermelerle birlikte kullanıldığını görüyoruz.
Şiirinde, hüznü ruhsal yolculuğuna rehber kılan şairimiz ironik bir şekilde ''hüznün'' yolunu aydınlatan bir ışık olduğunu söylüyor. ''Süt beyazı küheylan'' saflık ve temizliğe doğru telaşlı bir kaçışı anlatırken'' soluk soluğa çırpınmak '' ifadesiyle de bütün çabalarının umutsuzlukla son bulduğundan bahsediyor. Duygularının döküldüğü yerde yitik bir çığlık barındıran şairimiz ifade edilemeyen bu acının içinde ''isminin geçtiği dizelerde'' ve ''adın düşerken yüreğimin memnu satırlarına'' sözleriyle kendine yasakladığı duygu ve düşünceleri büyük bir kayıp gibi görerek üzerini gözyaşlarıyla örtüyor. ''sarar benliğimi suskunluğun nedameti'' dizelerinde geçmişte dile getiremediği şeylerin birikmişliğinin verdiği ağırlık sonucunda duyduğu pişmanlığı anlatırken şu ifadelerinde ise aslında yazıp yazıp sildiği kağıtlara içini döktüğünü anlıyoruz. ''Buruşturup bir köşeye attığım binlerce kelam içinde, yüreğim sıkışıp kalır yokluğunun cenderesinde.'' O, yokluk ki şairimizin duygularının en had safhada yaşanmasına neden oluyor ve büyük bir ruhsal yükün içine girdiğini ve bu yükün tarifinin ''terazimi şaşırtır kalemime çöken ağırlık'' ifadesiyle birebir desteklendiğini anlıyoruz.
Yaralarından bahsediyor şairimiz bir başka dizede... Kabuk tutmayan yaralarından... Ve bunun çaresinin sadece gözlerde olduğunu söylüyor. ''Gözler'' sözcüğünün şiirlerde sıklıkla kullanıldığını hepimiz biliriz. Yitik Çığlık şiirinde ise gözler çok farklı bir şekilde anlamlandırılmış. içinde bulunduğu yokluk acısının verdiği derin ızdırabın somut olarak görmese de düşüncede ya da hayali bir varlık olarak kalsa da kendisine iyi gelecek tek şeyin, aklına düşen gözlerden başka bir şey olamayacağını vurguluyor. Ve son olarak ''Ah ömür takvimimin güzel günlerine düşen yangın'', ''kurumuş gül yaprakları'', ''ölüm uykusuna düşen dünyevi kalabalık'' ilgimi çeken diğer dizeler. Buradan da anlıyoruz ki ölüm dediğimiz şey kaçınılmaz bir gerçek, ne yaşarsak yaşayalım üzerimizdeki yükler elbet bir gün anlamını yitirecek.
Akıcı ve ritmik hece şiirlerine dönecek olursak içlerinden bestelenmiş sözler var mıydı bilemiyorum ama birçoğu güfte olarak hazır ol da bekliyordu sanki. Özellikle ''Elimde Değil'' adlı şiiri okurken elimde olmadan dilimde türküleştiğini fark ettim sözlerin. Kulağımda bağlamanın o vurgulu sesi; geçmişime, kanayan yaralarıma, özlemlerimin ç'ağladığı çocukluk yıllarıma götürüverdi beni bir çırpıda.
Hicran kuyularındaki mürekkebi usta kalemiyle usul usul çekerek halini tutkulu bir duyguyla arz eden şairimiz kan bağından öte can bağına yazdığı şiiriyle, hem gözleri hem de yürekleri dolduruyor. Anlatım dilinin oldukça akıcı olduğu kitapta derinlemesine yaptığım yolculuk beni şairimizin kıymetli dostlarına ithaf ettiği bir şiirle buluşturuyor. Dostlarını candan selamlarken sarf ettiği dua niteliğindeki sözleri ise oldukça duygulandırıyor.
Akılda kalıcı ve dikkat çekici şiirlerden biri de kokunun metafor olarak kullanılıp hem İstanbul'un büyülü atmosferini hem de bir sevginin verdiği sıcaklık ve özlemin duygusal imgelerle anlatıldığı ''İstanbul sen kokar'' adlı şiirdi. Okuduğum her şiirin tınısını dikkatle dinlerken aşka dair nasihat niteliğinde şu sözlerin büyüsüne kapılıyorum. ''Sevmeyi bilmeyen çıkmasın bu yola, yaşanmasın sevdalar sonunda ayrılık olacaksa.''
Kitabın sonlarına doğru zamanın sisli denizinde içinin en içine sığınırken görüyoruz şairimizi. Birkaç dize gözyaşıyla tevekkül içinde ölümü düşünüyor. En sevgiliye gönülden seslenip arınma ihtiyacını dillendirirken, kalemini de bir nebze olsun dinlendiriyor.
Zaten birçok Türk evinde geçmiş konuşulmazdı. Sanki konuşmak her şeyi yeniden başlatacakmış gibi... Sorunların çözülmesinden çok üstünün örtülmesi buradan mı geliyordu acaba? Bir muhalif bundan bahsetse, sanki sorunları o yaratmış gibi ona öfke duyulurdu. Toplum olarak sessiz bir sözleşmeyle susma kararı alınmış, yaşananlar genç kuşaklara aktarılmamıştı. Bu iyi miydi, kötü müydü bilemiyorum.
… Düşlerim var düşlerim Allı, morlu, siyah pullu Karanlığı bir damla aydınlatmayan Bir kızıl gölge ki peşimden ayrılmayan. ... (s.256)
Hepimizin yaşam ile mücadele yöntemleri farklı, bazılarımız kitaplara, bazılarımız dualara tutunur. Bazılarımız da bizi daha da dibe çekecek bazı bağımlılıklara..
Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm olan “Dört Adam..” başlığıyla bu dört arkadaşın Zabarnava Akıl Hastanesindeki günlerinin nasıl geçtiğini , birbirleri ile olan bağlarını, hayat ve sistem hakkında sohbetleriyle de bakış açılarını okuyoruz. Hastanenin soğuk duvarlarını, volta atılan uzun koridoru, bahçedeki banklarda, köşelerde dağılmış insanları hissettiğimiz bu bölüm biraz soğuk.
“Burası kimileri için dilini bilmediğin yabancı bir ülkede uyanmak gibi. Sıfırdan ve acımasız” (s:55)
İkinci bölüm “Yaşayışlar..” ile onların bu hastane kapısına nasıl ulaştıklarının anlatıldığı bölüm. Yazar karakter isimlerini farklı kullanmayı tercih etmiş ve birbirlerinin hayatlarına dolaylı olarak dahil etmiş karakterleri. Konu edilen bağımlılıklar; alkol, madde, sigara ve kumar.. Bu bölümde karakterler tek tek sahneye çıkarılıp, hayatları ve duvarın ardına gelişleri anlatılmış belki de sığınışları demek daha doğru olacak. Ricciardo Ofrino, Armin Keshkin, Pavel Permidev ve Volan Saphuri. Okurken bazen anlam veremediğim ve şımarıklık olarak değerlendirdiğim davranışlar sergileyen bu dört adama, kitap ilerledikçe çok uzaktan baktığımı fark ettim. Biraz daha yakından bakıp anlamaya çalıştım hepsini.
“Hayat karşıt eylemlerin iç içe geçtiği yüksek bütçeli bir illüzyon gösterisiydi.” (s.290)
Üçüncü Bölüm “İstikamet…” başlığında tekrar hastaneye dönüyoruz bu bölümde hastane biraz hareketleniyor ama yine soğuk rüzgârlar eşliğinde karakterler için bazı son ve başlangıçlar meydana geliyor. Duygulu ve az da olsa umut serpilmiş..
“Yarının belirsizliği bizi yaşamaktan alıkoymamalı” (s.324)
Yazarın daha önce yayınlanmış iki şiir kitabı var. Gerçek bir hayat hikayesinin üzerine kurgulanmış bu kitap yazarın ilk romanı ve kendi şiirlerinden de eklemeler yapmış. Dili oldukça sade ve akıcı. Konuşmalarda tırnak işareti kullanılmadığı için bazen diyalog devam mı ediyor yoksa bitti mi diye karıştırılabilir bunun dışında ilerleyişi beğendim. Yazarın ilk romanı olmasına rağmen oldukça başarılı ayrıca farklı bir bakış açısı kazandırdığı ve farkındalık oluşturduğu için okumaya değer.
Bu kitap vesilesiyle ne olursa olsun umuda tutunanlara selam olsun.
“ .. Korkma, siyah düşlerin griye açılır elbet Karanlığın hükmü bir mumla yıkılır elbet.” (Ferfecir Şiirler,s.75)
Kitabın adıydı ilgimi çeken.Bir değirmense bu dünya biz de öğütülen buğday taneleri olmalıydık. Bu kitabında ağır bir dil yok, akıcı ama bir o kadar da üzdü tarih sahnesinden açtığı perdeleri seyretmek.
"1950'li yıllarda hunharca Müslümanların kafalarına çivi çakan Çinli ile, yerleşim merkezlerinin üzerine misket bombaları atan Yahudi, Afganistan'lı Müslümanları napalmla yakan kızıl Rus hep aynı insandır." (syf:220) Kitap özetle bu çerçevede ilerliyor. Günümüzde yine bu coğrafyalarda hüznün hakim olduğunu, zalimin ne kadar zalim olabileceğini gördüğümüz için çok da şaşırmıyoruz okuduklarımıza. Batı dünyasının Müslümana verdiği zararı, Müslümanların birlik olamayışını okuyoruz.
Kitap bitince bir heykeli anımsadım. Hani şu üst üste ibadet eden Müslüman, Hristiyan ve Yahudi heykeli..
Bazen orta yerde duran bir örtü kalkar ve tam o anda hayatın ne kadar kötü ve acımasız bir yüzü olduğunu dehşetle fark edersiniz. Her şeyin bir cevabı olduğuna inanmak saf bir iyimserliktir.
Hepimiz öleceğiz. Gözlerimizi hayata yumunca yaptığımız kötülükler silinecek mi? İşlenen cinayetler, işlenmemiş mi olacak? Zalimlikler yaşanmamış mı sayılacak? Kötüler ölünce alçaklıklarından kurtuluyorsa, iyi insanların yaptıkları olumlu, güzel şeyler ne olacak?
Biz her şeye, esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, hep esirgeyen ve hep bağışlayan Rabbin adıyla başlayan adamlarız Anna. Büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulmamız da bundan.
Kaygı ve korkularımızın bizi köleleştirmesine karşı bir dialog
“Tanrım bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasındaki farkı anlayabilme sağduyusu ver.”
Reinhold Niebuhr'un bu güzel sözü, kitapta anlatılan fikirleri öyle güzel özetliyor ki, incelemenin başına bu alıntıyı koyarak başlamak istedim.
Eser de dikkatimi çeken ilk şey; Epiktetos'un eserini yaklaşık 2000 yıl önce yazmış olmasına rağmen, o dönem insanların gündelik telaşlarına dair anlattıklarının bugünün insanında da aynen var olması oldu. İnsanların hayatları, yaşadıkları şartlar, aletler, sistemler, teknolojiler değişse de hayata dair amaçlarımız, kaygılarımız, arzularımız ve beklentilerimiz neredeyse aynı noktada kalmış. Evet dünya değişmiş ama biz değişmemişiz. Beklentilerin, dertlerin, acıların ismi değişmiş ama bizde uyandırdıkları duygular aynı kalmış.
Epiktetos'un kitabında önemli bir yer verdiği ve günümüz insanını da oldukça yoran önemli bir problemle başlamak istiyorum. Yani hayata dair "kaygı ve korkularımızla". İnsan, elbette endişe eden bir varlıktır. Hayatın metalaşması, başarının en büyük amaç haline gelmesi ve toplumsal bazı şartlanmalar günümüz insanını oldukça kaygılı hale getirmekte. Şuan toplumda %18 gibi yüksek oranda insanın hayata dair aşamadıkları kaygılara sahip oldukları bilinmektedir. Günümüzde artık gelecek kaygısı, ölüm korkusu, çaresizlik hissi hiç olmadığı kadar yoğun yaşanmaktadır. Bunun sebepleri üzerine çok şey söylenebilir. Burada daha çok Epiktetos'un çözüm önerileri üzerine duracağım.
Epiktos'a göre hayatta iki tip olay vardır. Elimizde olanlar ve elimizde olmayanlar. Elimizde olan ve değiştirebileceğimiz şeyler, tamamen bize ait olup sahip olduğumuz tek şey olan; irademizdir. Değiştiremeyeceğimiz şeyler ise; diğer insanların bizim hakkımızdaki görüşleri-hareketleri, maddiyat, gücümüzün yetmeyeceği her türlü olay, felaket ve durumdur. Epiktetos, irademiz dışında gerçekleşen şeyler için kaygı duymamız gerektiğini, ne kadar endişe edersek edelim bunları değiştiremeyeceğimiz söylemektedir. Bizim asıl düşünmemiz gereken şey, değiştirebileceğimiz şeylerdir: Yani irademiz. İnsan ne kadar kaygılı ve korku dolu olursa o derece kendisini kısıtlamış olmakta ve özgürlükten uzaklaşmaktadır. Korkularımız en büyük hapishanemizdir. Akıllı bir insan korkusuz olmalı yalnızca içinde bulunduğu an'ı yaşamalıdır. Kaygı ve korku varken zenginlik, mevki, aşk, aile sahibi olmak hatta kral olmak bile insanı köle yapmaktadır. Sadece düşüncelerimiz bize aittir. Sahip olduğumuz metalar bize ait değillerdir. Onlara bağlanmak bizim yaşama amacımız değildir, her türlü maddi şeye bağlanmaktan ve onları arzulamaktan kaçınılmalıdır. İnsan bu hayatta sadece kendisine güvenmeli, en büyük yardımı Tanrı'dan beklemeli, diğer insanlardan bir şey beklememeli ve onlardan gelen her şeye sabırla göğüs germelidir.
Epiktetos, kaygı ve korkunun temeline de inerek, bu duygularımızın temelinde arzularımızın yattığını söyler. Beklentilerimiz bizi peşine takarak bir ömür koşturmakta, adeta özgürlüğümüzü elimizden almaktadır. Peki ne için? diye sorar. Bu hayatta bir ömrü harcayacak kadar değerli olan şey nedir? Hangi arzumuz bizi köle kılacak kadar kıymetlidir? Karşılıklı dialoglar halinde bu sorulara cevap vermektedir: Arzulamak, insanı mutsuz kılmaktadır. Kaygılarımızın ve korkularımızın sebebi arzularımız, değiştiremeyeceğimiz şeylere karşı gösterdiğimiz direnç ve hayata dair yanlış bakış açımızdır. Eğer hayatı doğru şekilde yorumlar ve gereksiz şeyleri arzulamazsak, hayatımızı kaygılarımızdan arınarak doğru ve gerçekten özgür olarak yaşayabiliriz. Yazar, bizi kaygılandıran en önemli olaylardan birisi olan ölüme dair ise bir trajedi değil, yaşanması kaçınılmaz bir hakikat olarak yaklaşmıştır. Bu noktada Epiktetos'un ölüm ve yaşama dair görüşlerinin oldukça spiritüel hatta dinsel olduğunu söylemeliyim. Zira filozof, ölümün bir son olmadığını ve bir dönüşüm olduğunu söyleyerek insanı ölüme bakış açısını değiştirmeye çalışmaktadır.
Epiktetos, bu fikirlerinin adeta yaşayan birer temsilcisi olan Sokrates ve Diyojen'i pek çok yerde örnek vererek onların yaşadıkları bağımsız hayatı anlatmaktadır. Filozof'un anlattığı bu örnek yaşamlar günümüz insanı için de oldukça büyük bir problem olan kaygıya dair değişik bir bakış açısı sunmaktadır. İnsanın dünyada ki biricik amacı: Tanrı'ya mutlak bir bağlılık ve onun yaratış amacına uygun şekilde yaşamak, kaygıdan ve korkudan kurtulmak, iyi ve dürüst bir insan olarak her ne yaşarsak yaşayalım etkilenmeden hayatımızı devam ettirmektir. Eserde anlatılan yaşam tarzı stoacı ahlak anlayışının tam bir resmini çizmektedir. "İyiliğe ve erdeme adanmış bir hayat" yazara göre yaşanmaya değer tek yaşamdır. Bunu felsefi örneklerle genişletmiş, gündelik hayatta karşımıza çıkması muhtemel pek çok senaryoyu ayrıntılı şekilde açıklamıştır. Eserin, genel anlamda hayatta başımıza gelen olayları doğru yorumlamak ve ne şekilde düşünmemiz gerektiğine dair bir fikir atlası olduğunu söyleyebilirim. Şahsım adına oldukça istifade ettiğimi belirtmeliyim. Bazı görüşler günümüzün modern dünyası için biraz ütopik kaçsa da yine de okunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.
Bana bir iyilik yap da, gözlüğümü geri ver demiyorum, diyeceğim.Sen güçlüsün diye efendice davranmanı da rica etmiyorum, diyeceğim.Doğru olan doğrudur.Doğruyu yapman için sana bunu söylüyorum diyeceğim.
İnsan ölüme yaklaştığında hatıraları yerli yerince sıraya koymakta güçlük çekiyor. Zaman hızla tükenirken her bir hatıra karanlıktan kafasını kaldırıp, telaşlı köşe kapmacada öne geçmenin peşine düşüyor.
; bir gün cesaretle hayatını değiştirebilme hayali kursa da kişisel mutluluğunu ucuz numaralarla güvence altına almanın zavallılığı ölene dek devam eder.
İlk kez sesli bir kitap dinledim. Daha önce denemiştim fakat elimde kitap olmadan keyif almadığım için vazgeçmiştim. Bu kez vakitsizlikten olsa gerek, işe giderken yol boyunca, yemek yaparken mutfak tezgahımda, uykuya dalmadan önce kulağımda hep Gece Yarısı Kütüphanesi vardı. Kitaplar Nora için açılıp kapanırken benim de hayatımın sayfaları açılıp kapandı kalbimde ve beynimde. Birlikte keşkelerimizi dinledim Nora'yla.
Hepimizin geçmişe dönsem bunu yapmazdım dediği, ya da yeniden hayata başlasaydım eğer başka yollar çizerdim kaderimde diye düşünceleri vardır.
Tolstoy un şu sözleri tıpkı bu kitapta anlatılmak isteneni doğrular nitelikte. "Geçmiş yoktur, gelecek yoktur. Sadece şimdi vardır. Şimdi mutluysan sonsuza dek mutlusun demektir."
Hatta bu kitabı destekleyen bir dizi de önerebilirim size. "11.12.63" Bir zaman yolculuğu hikayesi 8 bölümlük dizi, Stephen King kitabından uyarlanmış. Şu an ki hayatından memnun değilsin. Geçmişte çok mutlu olabileceğin birisiyle tanışıyorsun fakat o zamana ait değilsin. Ve zamanın belli bir akışı var. Orada olmayı istesen de devam edemezsin. Çünkü geçmişe dönsen de yaşanılacakların ve olacakların önüne geçemezsin.
Hayata yeniden başlasaydım, saniyelerin nabzını tutardım diyor Fyodor Dostoyevski . O zaman yaşadığımız şu anın nabzını tutmaya çalışmamız gerekmiyor mu? Geçmiş geçmişte kaldı. Artık geçmiş için yapılabilecek birşey yoktur ve bu savaşı kazanma ihtimalimiz de yoktur. Bundan sonra yapabileceklerimiz için yeni bir sayfa açmalıyız kendimize. Tıpkı Gece Yarısı Kütüphanesi'nde Nora'ya açılan beyaz bir sayfa gibi...
Dünya senin gibi insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor cümlesine o kadar çok maruz kaldım ki, kendi dünyamla baş başa kaldığımda dünyanın dönmediğine yemin edebilirdim.
Yazarın Huşu Ağacı kitabından sonra okuduğum 2. kitabıdır.Çok sürükleyici ve etkileyici bir anlatımı var.Kitabın ruhunuza dokunduğunu fark ediyorsunuz.Bizim değerlerimizi bizim hayatımızı o kadar güzel anlatmış ki içinde herkesin kendinde bulabileceği acı ve sevinçleri barındırmaktadır.Ağlayarak okuduğumu itiraf etmeliyim, Hüma'nın bölümlerinde sarsıldım.Derviş babanın öğütleri, Zeynep'in kendini arayışında size söylenmiş ruhsal çözümlemeler bulabilirsiniz.Serinin devam kitaplarını çok merak ediyorum.Herkese tavsiye ederim.
O yılların acar avcısı, tüfeğini bir kekliğe, bir tavşana doğrultmaya görsün, mümkünü yok tetiğe basamıyor. Dünyanın bütün çiçekleri, çocukları bir bir gözünün önünden gelip geçiyor.Ölen oğlu sesleniyor sanki: "Vurma baba vurma, yazıktır" diyor.
Kendini iyi insanlar için adamış bir doktor macera korku endişe mutluluk hüzün sevgi içinde iyi insanları mutlu etmek için uğraşmış Sonu ne olursa olsun iyilikten vaz geçmeyin
Ölümün inkârı, giderek hayatın inkârına dönüşmekte; varoluşsal nevroz, insan ruhunu yurt Gaye yokluğu, modern tecrübeyle birlikte bir gulyabani gibi insanın yolunu kesmekte, hayat anlık hazların doyurulduğu bir ritüeller dizisi olarak algılanmaktadır.