Ah benim küçük dostum Zeze.. Ne uzun zaman olmuş senin yaşadıklarını, hayal kırıklıklarını ve şu adi hayattan beklediklerini tekrar okumayalı. Ve ben bu hisleri nasıl es geçmişim yıllar önce hayatına ortak olduğumda. Sanırım büyümek böyle oluyor. Yıllar önce ayrıldığım bir dostumla tekrar buluşmuş ama onu geçen bu uzun yıllarda yalnız bırakmış gibi hissettim.
Bazı çocuklar vardır hani büyümüş ve küçülmüş dediğimiz. Zeze öyle bir çocuk. Bir çocuğun henüz kirlenmemiş yüreğini, saf duygularını ve adalet anlayışını o kadar güzel yansıtıyor ki tekrar çocuk olmak istiyorsunuz. Bu herkes için böyle olmayabilir ama arkadaşlıklar, dostluklar genelde akranlar ile kurulur. Ben insanın kalbinin bir toprak olduğunu düşünüyorum hep. Çocukken hepimizin kalbi henüz ekilmemiş bir topraktı ve birileri tarafından tohumlar atıldı. Tohumlar büyüdü ve ne ekildiyse şimdi biçilmeyi bekleyen birer karaktere dönüştü. İşte beraber tohumlandığımız o akranlar ile büyüdük. Her birimiz farklı ürün olduk. O yüzden ilk toprak halimizi unuttuk. Zeze’nin henüz yeni yeni ekilmiş o kalbi de hem ne ekileceğini bildiğimizden, hem de ekilmeden önceki halini gördüğümüzden yaraladı bizi. Zeze benim için böyle bir çocuk işte. Tohumların atıldığına şahit olduğum bir çocuk.
Küçük Zeze, akıl küpüm benim. İşin içine çocuklar girdiğinde çok daha duygusal bir hal alıyorum. Çok sevmemden kaynaklı tabi. Zeze dünyayı anlamaya çalışan, tüm beklentilerini hayal gücü ile birleştiren zehir gibi bir çocuk. Bilmediği kelimelerin anlamlarını öğrenme arzusu en çok tebessüm ettiğim durumdu. Aslına bakarsanız yaptığı yaramazlıklar her çocuğun yaptığı yaramazlıklardı. Öyle bizim Yeşilçamın Sezercik modelinden çok uzaktı anlayacağınız. Belki çocuk kitabı olduğu için örnek teşkil etmesin diye abartılmamış olabilir. Ben yaptığı hiçbir haylazlığa kızmadım.
Bazı konular ucu açık bırakılmış. Sanırım yazar hikayenin devamını bizim hayal etmemizi istedi. Mesela Portuga hakkında çok fazla bilgi yoktu. Ve öldükten sonra mirasını Zeze’e bırakacağı izlenimini veriyordu. Evli ve başka bir şehirde yaşayan kızı olduğundan bahsetse de Zeze’ye olan özel ilgisini açıklamıyordu. Erkek çocuk sahibi olmamasına yordum bu durumu. Tabi Zeze’nin hakkını yememek gerek. Sevilmeyecek bir çocuk değil sonuçta. Ayrıca Zeze ve ablasının diğer kardeşlerden farklı olarak sarı olduğuna değinilmiş. Burada da ikisinin üvey çocuk olma ihtimalini düşündüm. Ablası haricinde tüm aile üyelerinin Zeze’yi dövmekten çekinmemeleri ve sadece ablasının gösterdiği samimi şefkat.
Son olarak şunu belirtmek istiyorum. Her canlı sevildiğini fark ediyor. Sevildiği yerde daha mutlu. Kaktüslerimi sevip ilgi gösterdiğimde çiçekler açıyorlar bana, kedimin kafasını biraz okşadığımda gelip göğsüme yatıyor. Peki ya insan. Her insandan sevginizin karşılığını alamıyorsunuz. Bunu yapmak zor olsa da sevilmediğiniz, sevgiyi hissetmediğiniz yerde bir dakika bile durmayın derim. Zeze sevildiğine zor olsa da inandı ama Bebek İsa o gün doğmadı. Şu soru ile yazıma son veriyorum. Gerçekten, Küçük çocuklara her şeyi neden anlatmak gerek?
Nokta Benek Oldu, Benek Damla Oldu, Damla Şekil Oldu, Şekil Çocuk Oldu
Nasıl ve nerden başlayacağımı bilmiyorum. Bir şeyler karalamak için beklemek istemedim. İçimdeki bu sızının geçmesinden korktum. Geçer mi bilmiyorum ama..
Hikayemiz Bruno adında bir çocuğun eve gelmesi ile birlikte eşyalarının toplandığını görmesi ve taşınacağı haberini alması ile başlıyor. Kitap konusu hakkında hiç fikrim yokken benim için olağan bir başlangıçtı. Taşındığı yerde camdan baktığında gördüğü insanları anlattığı kısımlar ise konunun fantastik bir takım olaylar içerdiğini düşündürttü. Ama sonra. Ahhh sonra. Yahudi soykırımını çok farklı bir açıdan, bir çocuğun saf ve temiz kalbinden anlatıyor. Öyle ajitasyon yapmadan, olayların detaylarına girmeden okurun damarına basıyor. Bunu becerebiliyor. Konu hakkında neler yazabilirim bilmiyorum. Canım acıyor çünkü. Kitabın üzücü sonuna mı, acı verici konusuna mı yoksa bir çocuğun en kötü olayları bile algılayış biçimine mi üzüleyim bilemedim. Bir ara Uçurtma Avcısı kitabı geldi aklıma. Emir’in Hasan’ı saat çalma olayında görmezden gelmesi gibi Bruno’nun en yakın dostunu görmezden gelmesi.. Ama çocuk kalbi biz büyükler gibi değil. Unutuyor. Daha çok mutlu olmaya yatkınlar. Dünya’yı algılayış biçimleri çok farklı. Ayrımdan haberleri yok.
Olay çocuk olunca insanın damarından akan kan bile bir deli akmaya başlıyor. 1970 yılında basılmış bir kitap, 1940 yıllarını anlatıyor ve sonunda ‘’elbette tüm bunlar çok uzun zaman önce oldu ve böyle bir şey bir daha asla olamaz, BU ZAMANDA VE BU ÇAĞDA TABİİ Kİ!’’ yazıyor. Ne acı verici değil mi? Değişen hiçbir şey yok. Çocuklar hala ölüyor, insanlar katlediliyor, kendilerini dilinden, dininden, renginden dolayı üstün gören bir grup, kendi gibi olmayan başka bir gruba zulüm ediyor. Çocuklar hala ölüyor. Ölüyor. Ölüyor.
Kitabın beni etkileyen kısımlarına geçeyim en iyisi. İştahla başladım yazmaya ama sanırım çok fazla bir şey yazmak istemiyorum. Kalbim bir miktar sıkışıyor. Tüm bu olanların daha kötülerinin yaşandığını düşünmek, daha kötüsü bilmek.
Çocukluğun en saf halini soykırım gibi bir olay ile ön plana çıkarabilmiş olmak büyük meziyet. Ve okuru oldukça ikileme sokan bir durum. Kitabı okurken ne kadar salaksın sen Bruno diye kızarken birden o daha çocuk diye kendimi sakinleştiriyordum. Bruno’nun çocuksu bencilliğine kızmaktan kendimi alıkoyamıyorken dostunun olağandışı olgunluğu ile sakinleşiyordum. Bu olayı bir çocuk üzerinden işlemek ve okuru bu şekilde duygu fırtınasına maruz bırakmak.. Oldukça başarılıydı. Kısa ama başarılı olan kitapları çok seviyorum. Tüm olay örgüsünü en yalın hali ile anlatıp ortaya muhteşem bir şaheser çıkarmak. Yaşamak kitabında da aynı hisse kapılmıştım. Sade ve yalın anlatım ile tüm duyguları okura geçirebilmek. Muhteşem.
Kitabı beğendim. Ve filmi içinde oldukça güzel yorumlar aldığımdan dolayı ilk fırsatta filmini de izlemeyi düşünüyorum. Sadece hazır içim yanıyorken sıcağı sıcağına izlemeli miyim yoksa tekrar içimi yakmak için biraz soğuduktan sonra mı izlemeliyim buna karar vermem gerekiyor. Bakacağız artık…
Bir kitap daha bitti. Bir serüvenin daha sonuna geldim. Bitmesini istedim mi bilmiyorum. Olayların içinde olduğum, okuduğum değil yaşadığım bir kitaptı.
Neden bu kadar geç kaldım diye hayıflandım açıkçası. Çok daha önce okumalıydım bu kitabı. Oldukça akıcı ve inanılmaz derecede duygusal bir kitaptı. Bu kitabın gerçek hayattan uyarlanmamış olmasına çok şaşırdım. Tüm hikaye o kadar gerçekçiydi ki. Bazı kitaplar ne kadar etkilese etkilesin içinde bir yerlerde akla mantığa sığmayan olaylar olabiliyor. Hayır. Bu kitapta bu olaylara rastlamanız mümkün değil. Yazılan her şey yaşanma ihtimali olan şeyler. İşte bu sebeple belki de bu kadar çok fazla etkiledi beni. Şunu anladım ki yaşamak bazen yaptıklarınızın cezası olabiliyor. Dünyanın tüm pisliğini yapıp ceza olarak yaşayacaksın deseler sanırım herkese basit gelirdi bu ceza. Ama öyle değil. Hiç değil.
Ailesinin tüm malvarlığını kumar masasında kaybeden bir adamın sonrasında hayatta kalma çabasını konu ediyor. Komünizme güzel dokunuşlar olduğu gibi ne olduğunu anlamadan savaşın acı yüzüne bile birkaç sayfa ayrılmış. Sonrası ise hayatta kalma çabası içinde olan bir grup insan. Siyasi rejimin savurup durduğu bir yaşam mücadelesi. Talihsizlikler silsilesi. Okurken gözyaşlarınızı tutabilir misiniz bilmiyorum ancak yüreğiniz yanacak. İki yüz sayfalık kitapta öyle karakterlere tanık olacaksınız ki, kitap bittiğinde sanki çok önceden tanıdığını birilerinin hayatlarına tanık olmuş gibi hissedeceksiniz. Evet, çok şeye çok fazla üzüldüm ama imrendiğim çok şeyin olduğunu da söylemeliyim. Aşkın, kısa da olsa mutluluğun, sevginin, aile olmanın ve bir aileye ait olmanın tadını aldım. Sanki tüm bu bahsettiğim şeylerin olduğu bir çorba vardı ortada ve kaşık kaşık içiyordum. Sade dil ve anlatım. Asla süslü cümlelere, cafcaflı anlatımlara yer verilmemiş bir kitap. Ne okuyorsanız onu anlıyorsunuz. Öyle diyebilirim.
Ben kitabı çok beğendim. Farkı konular dahi olsa aklıma bu yoksulluk içinde yine Açlık kitabı geldi. Yani Açlık kitabını sürekli kötülemek istemiyorum ama. Gerçekten okuduğum bu kitapta açlık kitabına göre çok daha fazla hissediliyordu açlık ve yoksulluk. Son olarak bir karakter var kitapta. Ben bile aşık oldum. Fengxia… O kadar çok mutlu olmasını istedim, öyle kendime yakın hissettim ki, canımı en çok acıtan da o oldu. Umarım aynı hisleri yaşarsınız. Sevgiyle kalın.
Sene başında arkadaşlarımın tavsiyesi ile edindiğim kitaplar arasında yer alıyordu bu kitap. Hakkında pek bir şey bilmiyordum ama herkes güzel bir kitap olduğunu söylüyordu.
Kendini, özünü ve varoluş amacını arayan bir insan. Bu arayış için sevdiklerini, ailesini geride bırakmış ve uzun bir yola çıkmış. Edindiği bilgiler ile bilgelik makamına ulaşmış Sıddhartha kendini bulmak için çıkmış yola ancak bir noktada kendini kaybetmiş. Her ne kadar bilge gibi gözükse de içinde onu feraha kavuşturacağını sandığı sesin nefis olduğunu görememiş. Nefsine kurban olmuş. Çocuk insanlar diye tanımladığı insanlara yukarıdan bakarken yorulmuş da onların seviyesinde bulmuş kendini. Tüm bunlar nefsinin sonucu olmuş. Nefsi sonu olmuş. Hepimiz çocuk insanlarız, amacımıza ulaşmak için yollara düştük ve günlerimizi o yollarda geçiriyoruz. O yollardan geçerken de nerede yürüdüğümüzü görmüyoruz bile. Siddhartha çok güzel açıklıyor bu durumu. Aramaktan bulmaya fırsatımız kalmıyor. Maalesef kalmıyor. Amacımıza o kadar kitlenmişiz ki, görmüyoruz. Gözlüklerimiz sadece önümüzü gösteriyor. Sıddhartha da buna ayak uyduruyor, her şeyin farkında olmasına rağmen. Çocuk insanlardan olup çıkıveriyor ortaya. Hani şu kibirle baktığı, kendinin daha kutsal bir amacı olduğunu sandığı ve amaçlarını küçümsediği insanlardan oluveriyor.
Şimdi düşünüyorum, yaşıyoruz bu dünyada ama bize sunulan her nimeti kullanabiliyor muyuz? Sıddhartha aydınlanma yaşadığını düşündüğü bir noktada farkına varıyor tüm bunların. Ararken içinde bulunduğu bu dünyanın zevklerinden mahrum kaldığını fark ediyor ve gidiş o gidiş. Kaptırıyor kendini. Tilki misali yine kürkçü dükkanına dönüyor ama ben de şöyle soru çıkıyor ortaya. Durulmak için, bazı şeyleri görebilmek, tat alabilmek için hayatta her haltı yemek mi gerekiyor. Şunu da yaptım ve gözüm arkada değil, her zevki tattım, her deliğe girdim çıktım da bana faydasını görmedim. Şimdi doğru yolda yürüyebilirim mi diyor insan. Kitabı okuyan çok kişi karşı çıkabilir ama Sıddhartha bunu yaptı. Bilge beyimiz yaşattığını yaşamadan ölmeyecek ve arayış içindeyken kaç insanın hayatına nasıl dokunduğunun farkına varamadı bir türlü. İnsanların hayatına bir şekilde giriyoruz, yolumuzda yürürken bazı kişilerin bahçesine giriyor ağaçlarına dadanıyoruz. Hayatlarına dokunuyor ve sıkıldığımızda gidiyoruz. Geride bıraktıklarımızı düşünmeden hayatımıza devam ediyoruz ama nasıl oluyorsa bunu kutsal yolculuğumuz, kendi halimizde varoluş çabamız olarak görüyoruz. İster istemez sosyal olmak zorundayız ve başkasının hayatına dokunmadan asla var olamayız. Dokunduğumuz her hayata ise dokunduğumuz kadar borçluyuz.
Son olarak kitabı okuduktan sonra bir aydınlanma yaşamadım ama düşünce tarzını beğendim. Hayata bakış ve yaşayış konusunda bir takım düşünceler belirdi kafamda.. Ben çocuk insanlardanım, bunu fark ettim. Hatta bir çoğumuz öyleyiz. Zaten vakti zamanında bazı arkadaşlarımda bana çocuk adam derdi. Tam olarak düşündüklerimi yansıtamadığım bir inceleme oldu. Duygu yoğunluğum üst seviyedeyken daha anlaşılabilir ve basit yazıyorum ama bu inceleme baya kopuk ve zor oldu kanaatindeyim. Bu seferlik böyle olsun. Beğendim. Baş ucu kitabım olmadı ama tavsiye edebileceğim kitaplar arasında yer aldı. Başka bir zamanda, başka bir ruh halinde iken tekrar okumak istiyorum. Düşünceler arasında farklılık olabileceğine beni inandıran bir kitap.
Azrail ile bir anlaşmamız var, bir gün gelecek ve yanına beni de alıp gidecek. Aslında hepimiz için böyle bu. Tren raylarında yürürsünüz, trenin geleceğini biliyorsunuz ama henüz görünürde yok ve siz yürümeye devam edersiniz. Hayat aslında tam olarak böyle. Her gün o raylarda bir adım atıyoruz, ve tren gelene kadar devam ediyoruz. Peki ya trenin geleceği zamanı bilsek nasıl olur? O zaman bilerek nasıl yürünür, sürekli arkana bakarak, her adımında dönüp trenin gelip gelmediğine bakmak. Işte kitaptaki kahraman böyleydi. Her adımında gözü arkasında...
Öncelikle önsöze bayıldığımı söylemeliyim. Normalde kitapların önsözlerini okumam, çabuk sıkılıyorum. Ama kitabı hediye eden sevgili dostumun ricası üzerine okudum..Keşke tüm kitap aynı üslupla yazılsaymış. Neyse ki geri kalan kısmı da pişman etmedi.
Peki bu kitap ne anlatıyor? İdama mahkum edilmiş bir adamIn gözünden hayata baktIm bir kaç günlüğüne. İlk olarak şunu söylemeliyim. Kanser hastasI olan bir arkadaşıma, o anki sohbetin derinliğine dalıp saçma sapan bir kaç dertten bahsetme gafletinde bulunmuştum. Beni sakince dinledi, zaten kısaydı konuşmam. Sonra bu anlattıkların o kadar boş, o kadar önemsiz geliyor ki bana dedi. Aslında küçümsediği dertlerim değildi. Beni yermek ya da bana mı anlatıyorsun demek de istemedi. Tek istediği benim anlattığım o dertlerime sahip olabilmekti. Sadece onlara. Bir daha hiç dertleşmedim o arkadaşımla. Zaten vaktimiz de olmadı pek fazla. Neden anlattım bu kısa anıyı? O gün o arkadaşımın gözünden gördüm dünyayı. Sanırım bugün bitirdiğim bu kitaptaki karakter ile aynı gözlere sahipti. Evet evet, kesinlikle aynı gözlerdi. Dünyanın saçma sapan dertleri, hatta idam mahkumunu taşıyan bir at arabası kullanıcısının döktüğü tütüne dertlenip veryansın etmesinin tam ortasında kaybolmuş bir adam. Yüz ifadesini bile gözümde canlandırabiliyorum. Ölüyorum ben, Ö-LÜ-YO-RUM.. Bir kaç gün sonra ölecek birinin umrunda olur mu hiç fani dünya, peki yağan yağmur, ya da idam alanındaki çamur. Olmaz. Olamaz.
Bugün ölecek bir adam, saç telinin demir parmaklarını kesebileceği fikrine sahip olabilir. Zamanı olsa deneyebilir bile. Çaresizlik insanı yaratıcı yapabiliyor. Umut ise bazen delirtebiliyor. Ölüm saatini bekleyen bir adam ne yaşayabilir, ne hissedebilir bu gayet güzel işlenmiş kitapta. Okudum her kitaptaki karakterle empati kuran ben, yine dozunu kaçırmış olmalıyım ki 30 lu sayfalardan sonra kalbim sıkışmaya başladı. Ben karakter kadar sakin kalamadım. Ama o kabullenmişti her şeyi. En azından dakikalar kala kabul edebilmesi için gerçekçi nedenlere sahip oldu. Kızı!
Dostlarım kız çocuklarına meftun oldugumu bilirler. Bir iki sene önce Azraili yan koltuğunda ağırlamış olan ben, o günden beri hiç korkmamışken ölümden, sanırım meftun olduğum bir kız çocuğu bu korkuyu hissettirdi bana. Ölümüne dakikalar kalan bir adamı mutlu edebilecek yegane canlı, o adamın bir an önce ölmeyi isteme sebebi olabilir. Hepimizin vardır böyle sevdikleri öyle değil mi? Onun sevdiği ise kızıydı. Spoiler vermek istemiyorum ama okuyanlar ne demek istedigimi çok iyi anlayacaklardır. Bir de olayın idam cezası olmalı mı tartışması var. Bence bunu düşündürten vicdan, her insanda var olur ise, idam cezası olmalı mı, olmamalı mı tartışmasını gerektirecek suçlar olmayacaktır.. Velhasılı kelam, kitabı hem konusu hem de üslubu ile çok beğendim.
Sinirliyim, biraz kızgın ve biraz da hayal kırıklığı yaşıyorum. Bunun nedeni sanırım hayalperestliğimi yerle bir eden gerçekçilik.
Gregor Samsa, her şeyini ailesi için feda etmiş, kendi benliğinden, kişilik ve karakterinden ödünler vermiş bir adam. Samsa için yaptığım bu tanımlama bana göre kitapta üstü kapalı betimlemeler ile anlatılmış ve Kafka bunu okurun kendisinin gözlemlemesini istemiş. Samsa böyle bir adam. Bir sabah ona verilen rolün gereği böcek olarak uyanıyor ve aslında zaten hissettiği bir şeyin bedenine bürünüyor. Belki de bu yüzden bu durumuna şaşırdığını hiç okuyamıyoruz kitapta. Hatta Samsa'nın toplumdaki yeri de böyle ki, onu gören kimse bir şeyler yapmak için uğraşmıyor ve kendi menfaatleri için kaygılanıyorlar. Hayal gücüme bırakıyorum kendimi ve Samsa'nın yaşadığı her şeyin aslında insan bedeninde yaşandığını, sadece böcek gibi yaşamayı, bu şekilde var olmayı sindirebildiği için anlatımın bu şekilde gerçekleştiğini düşünüyorum.
İlk 5 sayfada, kitabı okumamı isteyen arkadaşıma yorumum; "Tamamen sistem eleştirisi üzerine bir kitap izlenimini verdi." olmuştu ama anladım ki daha derin ve daha geniş.. Kafka, işleyen bu sistemdeki çarklardan biri olan İnsan ın durduğunda diğer çarkları nasıl etkilediğini göstermiş kanımca ve bencilliği, insanları çıkarları için kullanan diğer insanları göstermiş bizlere.
Ailesi için hayatını heba eden bir adam ne kadar fedakar gibi gözükse de gözüme bir yerlerde hoşuma gitmeyen bir şeyler var. Aile için her şey yapılabilecekken bir aile, nasıl bu kadar uzak olup, yakın gibi gözükebilir anlamış değilim. Bir adam, her bir aile bireyi için ezilmeyi, çabalamayı, yorulsa da koşmayı göze almış ancak hiç bir aile ferdi bu çabaya destek olmamış. Bu bencilliği anlamıyorum. Yazar o kadar güzel satır araları ile özetlemiş ki bize bu durumu, ailenin zora düştüğünde her bir bireyin çalışmaya başlaması, evdeki değerli eşyaların satılma çabası bana bunu gösteriyor. Kimileri için bu, Samsa'nın değişiminden sonra ailenin kendini düzeltme çabası olarak görülebilir. Ancak bu bana tam olarak çaresiz kalan bireylerin değişimi değil, hayatlarını devam ettirebilmeleri için zoraki davranışları olarak görüyorum. Bunu da sevgili Samsa'ya davranışlarından çıkarıyorum.
Aklım bazı fedakarlıkları bir türlü almıyor. Sabah böcek olarak uyanan bir adam hala devam edemeyeceği işi, ailesinin, daha doğrusu kendisinin belini büken borçlarını, hatta kız kardeşinin konservatuvar hayallerini düşünüyor. Bu fedakarlık korkutuyor beni. Sistemin kendisine verdiği böcek rolünü layıkı ile yerine getirdiğini gösteriyor.Böyle bir kitap yazmaya kalksam köpeği tercih ederdim diyorum ancak sonradan, böceğin daha aciz ve sevimsiz olduğunu aklıma getiriyorum. Sistemin köpekleri aslında bir böcek kadar küçükler.
Kitap bana göre tamamen insanları sömürme amaçlı kurulmuş bir sistemden, aile fertlerinin bile tahammülsüzlüğü ve en yakınlarında karşı olan bencilce tutumlarından bahsediyor. Kimse Gregor'u anlamadı, kimse empati kurmadı, Kimse içinde bulunduğu durumları sorgulamadı. Belki ben olumsuz yönden bakıyor ve Gregor öldükten sonra herkes kendine çeki düzen verdi ve değişmeye başladılar düşüncesinin tersini söylüyorum. Eğer öyleyse bile artık bir Gregor yok ve bu var iken değeri bilinmesi gereken bir birey. Bazı doğruların uygulanabilmesi ve fark edilmesi için bu kayba değer miydi? Asla. Kitap bir yandan farklı bakış açılarından da bakmamız gerektiğini belirtiyor bize.
Kafka'ya küçük bir parantez açmak istiyorum. Herkesin övdüğü üzere ben anlatımı beğenmedim. Betimlemeleri eksik buldum ancak belki de hayal gücümün zorlanması bu yüzdendi? Bir zararı olmadı yani. Okurken psikolojisini düşündüm. Kendini böcek gibi hissetmeyen, ailesinde önemsiz bir detay olduğunu düşünmeyen kimsenin yazabileceği bir konu değil kanımca. Nihayetinde rafımdaki yerini aldı.