Ben Öyle Düşünmüyorum
Mutluluktan erken emekli Ali Kaya, gerçekle sanrı arasındaki ince çizgide yürüyen bir adamdır. Geçmişi, kayıpları ve zihnindeki çatlaklar onu kendi kurduğu bir cezaevine hapseder. Babaannesi Aysel Han...
2. Bölüm

Ölü müyüz ?

2 Okuyucu
1 Beğeni
0 Yorum
Ali Kaya, babaannesi emekli öğretmen Aysel Hanım ile her cuma öğleden sonra saat dörtte, Meşhur Asindetik Caddesi’nde bulunan psikoloğa giderdi. Hatta bu caddeyi o kadar çok severlerdi ki, psikologdan sonra sıra sıra tüm kafelere gidip otururlardı. Bekleme salonunda oturan herkes — buna mahallenin dedikoducuları da dahildi — Ali Kaya’nın babaannesini getirdiğini düşünüyordu. Zaten yaşlıydı, zaten bakımlıydı, zaten gözleri bazen odanın içinde değil de başka bir zamanda dolaşıyordu. Herkesin kafasında tablo netti. Oysa gerçek tam tersiydi. Psikoloğa gelen Ali Kaya’ydı. Aysel Hanım sadece yanında oturuyordu. Dinliyor, arada başını sallıyor, bazen konuyla ilgisiz ama kendi içinde son derece tutarlı yorumlar yapıyordu. Kimse onun ne dediğini ciddiye almıyordu. O da buna alınmıyordu zaten; çünkü anlaşılmak gibi bir beklentisi yoktu. Ali Kaya o gün psikoloğun karşısına yeni bir tezle çıkmıştı. Bu bir hastalık anlatımı değildi. Bu bir yardım çığlığı hiç değildi. Bu, iddialı ve tehlikeli bir fikirdi. Ali Kaya’ya göre Bilge çoktan ölmüştü. Ama öldüğünü bilmiyordu. Ve bu durum sadece Bilge için geçerli değildi. Her insan için de geçerliydi. Ali Kaya konuşurken sık sık duraksadı. Cümle kurmakta zorlandı. Çünkü anlattığı şey, kelimelerle taşınabilecek bir yük değildi. — İnsan… dedi, yutkundu. — İnsan öldüğünü anlamayabilir. Sonra atlattığı büyük trafik kazasından bahsetti. Herkesin “çok şükür kurtuldun” dediği o olaydan. Ali Kaya’ya göre kurtulmamıştı. Asıl mesele şuydu: Beyin, çocukluktan itibaren yaşamaya alıştırılmıştı. Hayatta kalmaya programlanmıştı. Ölümü tanımıyordu; ölümü sadece başkalarında görüyordu.
Bu yüzden Ali Kaya’ya göre, o kazada aslında ölmüştü. Ama beyin bunu kabul edememişti. Ve şimdi olan biten her şey, beynin son bir direnişiydi. Gerçekçi bir rüya. Mantıklı görünen ama temeli olmayan bir devam. Ali Kaya, plan yapabildiğini, acı çekebildiğini, özleyebildiğini anlattı. — Bunlar yaşam belirtisi değil, dedi. — Bunlar alışkanlık. “Kurtuldum” dediğimiz belalardan aslında kurtulamadığımızı söyledi. Sadece beynin geçmişten gelen refleksleriyle bir hikâye yazmaya devam ettiğini… İnsan öldükten sonra bile beynin kısa bir süre daha hayat taklidi yaptığını savundu. Ve Bilge… Bilge’nin ölümüyle kendi varlığını aynı kefeye koydu. — Bilge gitti sanıyoruz, dedi. — Ama belki de ben öldüm. Bilge hiç gitmedi. Belki de Bilge hiç yanlış yapmadı. Benim Bilge’m bunları yapmazdı çünkü. Belki o, beynimin izolasyonuydu. Trafik kazasını atlatmış olmanın bedenini değil, anlamlarını parçaladığını söyledi. Ve şimdi yaşanan her şey; babaannesi, kötü kardeş Ateş, mezarlıklar, suçluluk, kan, kokular… Hepsi tek bir beynin, karanlık bir odada kendi kendine anlattığı son masaldı. Psikolog dinledi. Anladı. Ama birleştiremedi. Çünkü Ali Kaya’nın anlattığı şey bir vaka değildi. Bir teşhis hiç değildi. Bu, insan aklının kendi varlığını inkâr etme noktasına kadar gelmiş hâliydi. Ali Kaya’nın gözünün önünde bir şey belirdi. Bakakaldı, kilitlendi ve ona bakarak konuştu: — İnsan bazen ölür ama bunu kimseye söylemez.
Psikolog not alamadı. Ali Kaya sustu. O odada bir süre herkes hayatta gibi davrandı. Ali Kaya, gözlerini doktordan ayırmadan konuşmaya devam etti. Sesini yükseltmedi; tam tersine, sanki biraz daha kısılırsa tamamen yok olacakmış gibiydi. — Doktor bey… dedi. — Hiç kaza atlatmadınız mı siz? Psikolog yerinde hafifçe kıpırdandı. Ali Kaya beklemeden devam etti. — Mesela bir ampul takarken çarpılmadınız mı hiç? Ya da yolda yürürken… Tam önünüze bir kiremit parçası düşmedi mi? Bir adım daha atsaydınız, başka bir yerde olsaydınız… Kısa bir sessizlik oldu. Ali Kaya gözlerini kaçırmadı. — Hiç demediniz mi, “Oh be… ucuz yırttık. Çok şükür.” — Ardından içinizden, belki yüksek sesle… “Bir sadaka vereyim,” demediniz mi? Psikoloğun eli, farkında olmadan kalemin etrafında dolaşmaya başladı. Yazmadı. Yazamadı. Ali Kaya’nın sesi bu kez titredi. — İşte belki de atlatmadık, doktor bey. — Belki de o an orada kaldık. Başını hafifçe yana eğdi; sanki kendi sözlerini tartıyordu. — Ama beynimiz… beynimiz ölmeye programlı değil. — Çocukluktan beri ona sadece yaşamayı öğrettiler. Hayal kurmayı, rüya görmeyi, devam etmeyi… Bir an durdu. Nefes aldı. O nefes, odanın içindeki havayı ağırlaştırdı. — Beyin kapatmıyor kendini. — Çünkü kapanmayı bilmiyor. Psikolog bu kez açıkça huzursuzdu. Sandalyeye yaslandı, sonra tekrar öne eğildi. Sanki mesafeyi ayarlamaya çalışıyordu; ne çok yakın, ne çok uzak. Ali Kaya gözlerini kısarak fısıldadı: — Belki siz de öldünüz, doktor bey.
— Belki ben de. — Belki hepimiz, “ucuz yırttık” dediğimiz anlarda kaldık. Psikolog boğazını temizledi. Söyleyecek bir şey bulamadı. Not defteri hâlâ açıktı ama boştu. Ali Kaya son cümleyi neredeyse bir itiraf gibi söyledi: — Ve şimdi… ölmeyi bilmeyen beyinlerimiz, bize yaşadığımızı zannettiriyor. O an odada yalnızca bir şey netti: Bu artık bir danışan anlatısı değildi. Bu, iki insanın da altından sandalyenin yavaşça çekildiğini fark ettiği andı. Doktor tedirgin olmaya başlamıştı. Başta bunun, karşısındaki adamın anlattıklarının ağırlığından kaynaklandığını sandı. İnsan zihni, böyle anlatılara maruz kaldığında savunma üretirdi. Teşhis koyar, sınıflandırır, mesafe alırdı. Ama bu kez mesafe kapanıyordu. Ali Kaya’nın cümleleri bir vakaya değil, doğrudan ona çarpıyordu. Bir an için doktor, kendi hayatının içinden geçen küçük kazaları düşündü. Kapı aralarına sıkışmış parmaklar, kıl payı kaçırılan arabalar, “şanslıyım” denilen anlar… O düşünceler zihninde belirince, içini kısa ama keskin bir korku yokladı. Sanki anlatılan şey, onu da kapsıyordu. Tam o anda doktor şunu fark etti: Bu anlatı, tüm insanlığa yayılmış bir ölüm fikri değildi. Bu, Ali Kaya’nın kişisel bir merkez kaybıydı. Düğümler yavaş yavaş çözülmeye başladı. Sorun, insanlığın ölmesi değildi. Sorun, Ali Kaya’nın Bilge’yi kaybetmesiydi. Doktor bunu anladığı anda omuzları gevşedi. Çünkü Bilge, bir kişi olmaktan çoktan çıkmıştı. Bilge; Ali Kaya’nın bilgiydi, anlamıydı, dünyayı tarttığı teraziydi. Bilgi gidince, ölüm kaçınılmaz görünmüştü. Çünkü anlam çöktüğünde, beyin bunu ölümle eşleştirirdi. Ali Kaya, bilginin gidişini ölüm olarak yaşamıştı. Kendi ölümünü, insanlığın ölümü sanmıştı. Doktor için tablo artık daha tanıdıktı. Bu bir varoluş krizi değildi; bu, yasını yanlış yerde tutan bir zihindi.

Kalemi eline aldı. Bu kez not alabiliyordu. Çünkü artık korkmuyordu. Kendi ölümünden değil; karşısındaki adamın yükünden sorumlu olduğunu hissediyordu. Ali Kaya kaybolmuştu ve doktor artık nereden tutacağını biliyordu. Ve ilk kez, odadaki sessizlik ölüm gibi değil; yas gibi duruyordu.
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar