Mutluluktan erken emekli Ali Kaya, gerçekle sanrı arasındaki ince çizgide yürüyen bir adamdır. Geçmişi, kayıpları ve zihnindeki çatlaklar onu kendi kurduğu bir cezaevine hapseder. Babaannesi Aysel Han...
Mutluluktan erken emekli Ali Kaya, her gece uyumadan önce, sabaha karşı evinin mutfağında büyük bir kriz geçirirdi. İçindeki çocuğu öldürür, kanlı elleriyle yatağa girip uyumayı alışkanlık hâline getirmişti. Sabah yatağından kalkıp salona kadar yürürken ayaklarında farklı bir sıcaklık hissetti. Bu sıcaklık, dünden kalan hayal kırıklıklarının ayağına batması sonucu ince ince süzülen kanlardan ibaretti. Mutluluktan erken emekli Ali Kaya bu durumu umursamadı ve kanlar içinde cep telefonunu aramaya devam etti. Ali Kaya ileri derecede uyuşturucu bağımlısıydı. Fakat Kaya uyuşturucuyu damar ya da ağız yoluyla değil, kalp yoluyla alıyordu. Yaşadığı dönemde uyuşturucuyu kalp yoluyla alan tek insandı. Sonunda cep telefonunu bulup babaannesi, emekli öğretmen Aysel Hanım’ı aradı. Aysel Hanım yetmişli yaşlarının başında, bakımlı ve güzel bir kadındı. Öğretmen miydi bilinmez ama gençliğinde uzun yıllar kreşte çalışmıştı. İçinde yaşadığı psikolojik sorunlar onu kendini öğretmen gibi hissetmeye, hissettikçe de öyle yaşamaya itmişti. Aysel Hanım psikolojik sorunlarını hareketleriyle yansıtsa da bu Kaya’ya hep normal gelmiş, hiçbir zaman bunu kabul etmemişti. Davranışları ve kelimeleri Kaya’ya olağan gelirdi ama bunu çevresine hiçbir zaman kanıtlayamadığı için Aysel Hanım insanların korktuğu biri hâline gelmişti. Telefon uzun süre çaldı fakat açan olmadı. Kaya panikledi ve onun yanına gitmeyi düşündü. Ancak Kaya kendi evini bir B tipi cezaevine çevirmiş, yedi ay on iki gün dört saat boyunca hiç dışarı çıkmamıştı. Kaya bu cezaevinin mahkûmu, gardiyanı, hademesi ve müdürüydü. Mahkûm olan Kaya hemen resmî bir dilekçe yazmaya başladı. Dilekçede acil olarak dışarı çıkması gerektiğini, en kısa sürede geri gelip cezasını kaldığı yerden çekeceğini yazdı. Müdür olan Kaya dilekçeyi baştan sona okuyup imzalayarak kabul etti. Kaya uzun zaman sonra dışarı çıkacaktı ve içinde biraz korku vardı. Cesaretini toplayıp ağır adımlarla çıktı. Beş altı adım sonra bir koku hatırladı. Bahar çiçeklerinin birbirine cilve yaptığı o mükemmel koku… Kaya bu kokuyu çok iyi biliyordu. Derin bir nefes alıp kokuyu içine çekti ve geri adımlarla evine döndü. Bu koku, hayatını altüst eden kadın Bilge’nin saçlarının kokusuydu. Kapıyı kapatıp sırtını kapıya dayadı ve eskilerin aklına gelmesine izin verdi. Kaya birkaç yıl önce ruh ve sinir hastalıkları hastanesine gidip ruhunu aldırmak istemişti ama pek başarılı olamamıştı. Oysa o yıl ruhsuz yaşayan insanlar modaydı. Kaya onlara çok özenmişti ama bunu da başaramamıştı; zavallı. Onca kötü şeye rağmen Bilge’nin beynini kemiren o cümlesini hatırlamaması gerekirdi. Dışarısı soğuk, içerisi huzurdan kırk derece olan bir geceydi. Bilge bir anda Kaya’ya dönüp: — Kaya, benim cennetim senin bana bakan gözlerindir, demişti. Maalesef Kaya bunu yine hatırladı. Oysa hatırlaması gereken şey, Bilge’nin onun ruhunu kasten öldürmeye tam teşebbüs etmiş olmasıydı. Kaya kendi kendine düşünmeyi bırakmalı ve evden çıkmalıydı. Çok şükür bunun farkına varıp kendini toparladı ve dışarı çıktı. Bir süre yürüdükten sonra otoparkta kendi arabasını gördü. Araba toz, çamur ve kir içindeydi; rengi bile seçilmiyordu. Kaya’nın adımları hızlandı. Arabanın başına gelip durdu ve derin derin baktı: — O gitti diye mi bu hâlin? — Yoksa gerçek dostların yapamadığını yapıp beni yalnız bıraktığın için mi? — En son sağ koltuğuna Bilge oturmuştu. Torpidodan gözlüğünü alıp takmıştı. Sonra sen yine uyuzluk yapıp torpidonun kapanmama krizine girip sert sert vurmaya başlamıştın. “Yapma,” demişti Bilge. Narince, “Hadi oğlum, kapan,” deyip kapağı kapatıvermişti. Hatırladın mı? — Tabii ki hatırladın, eski dostum… Kaya kendi kendine konuşarak uzaklaştı. Yürürken mırıldanmaya devam ediyordu. Bir taksi gördü, el kaldırıp durdurdu. Taksiye biner binmez telefon çaldı. Arayan babaannesi, emekli öğretmen Aysel Hanım’dı. Kaya: — İnsanlığı aramaya gidiyorum. Orada buluşalım, dedi. Taksiciye şehrin en büyük mezarlığını tarif etti. Taksici, “Allah rahmet eylesin, başınız sağ olsun,” deyip sohbete girmek istese de Kaya yabancılarla konuşmayı sevmediğini bakışlarıyla belli etti ve sadece teşekkür etti. Kaya, Bilge’den önce böyle değildi. Zengin bir ailenin iki çocuğunun büyüğüydü. Üniversite okumuş, sosyalleşmeyi bilen, hayattan zevk alan bir insandı. Hatta üniversite ve iş hayatında gözde, popüler bir kişilikti. Bilge’den sonra bunun tam tersine dönmüş, insanlıktan uzaklaşıp yabancılaşmıştı. Mezarlığın önüne gelen taksiden inip parasını verdi. Babaannesiyle sarıldı. Hiç konuşmadan mezarların arasında yürümeye başladılar. Onları on beş yirmi dakika izleyen bekçi, yardımcı olmak için yaklaştı: — Selamün aleyküm. Aradığınız mezarlığı bulamadınız sanırım. İsim ve soyisim nedir? dedi. Kaya: — Saygı… adı Saygı. Sevgi, sadakat ve insanlık. Öldü. Babaannemle onu arıyoruz. İnsanlığa yalnızca büyüklerimizin anlattığı kadar rastladık. Onun mezarını bulup dua etmek istiyoruz, dedi. Bekçinin yüzü değişti. Ama Aysel Hanım’ın yüzündeki çocuksu gülümseme ve heyecan ortama hâkim oldu. Bekçi Aysel Hanım’a bakarak: — Sanırım size yardımcı olamayacağım. İyi günler dilerim, dedi ve arkasını döndü. Kaya iç çekerek: — Başımız sağ olsun… Hepimizin başı sağ olsun. Onlar gibisi bir daha gelmez. Gelseydi zaten böyle olmazdık, dedi. Aysel Hanım’ın yüzündeki heyecan bir anda yasa boğuldu: — Amin, dedi derince. Sonra çocuksu bir sesle: — Kaya, Bilge kızım nerede? O ne zaman gelecek? diye sordu. Kaya bir an durdu. Bir iki saniye yutkundu. Bu sorunun masum olmadığını biliyordu. Aysel Hanım bilerek sormazdı ama ruhu bazen geçmişle pazarlık ederdi. Gözlerini kaçırdı, mezar taşlarına baktı. Taşlar dürüsttü; yaşayanlardan daha dürüst. — Bilge gelmez babaanne… dedi kısık bir sesle. — O artık gelmez. Aysel Hanım başını salladı. — Gelmezler evet… dedi. — Gidenlerin ortak huyudur bu, dedi Kaya. Sonra her zamanki gibi kendisiyle çelişti: — Asıl huyları geri dönmemeleri değildir. Giderken arkalarında bıraktıkları boşluğu hiç haksız görmemeleridir. Kendilerini hep haklı sanırlar. Bu yüzden dönmeyi akıllarına bile getirmezler. Ali Kaya’nın bir de kardeşi vardı. Adı: Kötü Kardeş Ateş. Ateş bazen ortadaydı, bazen çemberin dışında. Bir bakarsın merkezdedir, herkesin tam göbeğinde. Bir bakarsın masal gibi yok olmuştur; arasan bulunmaz, sorsan bilen çıkmaz. Ateş’in en belirgin fiziksel özelliği baş parmağıydı. Onu gören, tanımaya gerek duymazdı. Konuşmaya, temas kurmaya, hikâyesini dinlemeye gerek yoktu. O başparmağı gören herkes bunun Kötü Kardeş Ateş olduğunu anlardı. Bu öyle bir başparmaktı ki sanki ellere ait değildi. Ellerden bağımsızdı ama diğer parmaklarla da mesafeliydi. Severdi belki ama sevdiğini belli etmezdi. Düşünürdü kesin ama düşündüğünü asla ele vermezdi. Kokar mıydı bilinmezdi. Ama rengi siyahtı. Kirden değil, karanlıktan. Yanmış gibi değil… Yanmayı seçmiş gibi bir siyahlık.